<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bizimwebsite Forumları - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/</link>
		<description><![CDATA[Bizimwebsite Forumları - http://www.bizimwebsite.com/forum]]></description>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2010 07:37:19 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan Risalesi pdf]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=79</link>
			<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 11:59:26 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=79</guid>
			<description><![CDATA[Ramazan risalesini okumak için tıklayın<br />
<br />
RAMAZAN RİSALESİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ramazan risalesini okumak için tıklayın<br />
<br />
RAMAZAN RİSALESİ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Holografik Evren:Bilim Dini Etkiliyor:Michael Tablot’]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=78</link>
			<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 00:10:31 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=78</guid>
			<description><![CDATA[Gerek Evren gerekse beynin işleyiş yapısı, bilimadamlarını epey uğraştıran konulardandır. Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli saptamalarından biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır. <br />
<br />
Bilim bu saptamaları henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. <br />
<br />
Şimdi biz. bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım. <br />
<br />
Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf tecrübeli kişilerin, daha açık ifade ile evliyaullahın verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz: <br />
<br />
Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler. <br />
<br />
Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. <br />
<br />
Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. <br />
<br />
Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf tecrübeli bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. <br />
<br />
Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır. <br />
<br />
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve hebiri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. <br />
<br />
(Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren <br />
isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)<br />
<br />
Ahmet F. Yüksel  <br />
<br />
(Bu yazı aylık Popüler Bilim Dergisinde, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nin Mayıs 1998'de güncellenen web sitesinde ve Akşam Gazetesinin okuyucu ile sohbet köşesinde  yayınlanmıştır<br />
<br />
http://www.genetikbilimi.com/bilimvedin.html]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Gerek Evren gerekse beynin işleyiş yapısı, bilimadamlarını epey uğraştıran konulardandır. Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli saptamalarından biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır. <br />
<br />
Bilim bu saptamaları henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. <br />
<br />
Şimdi biz. bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım. <br />
<br />
Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf tecrübeli kişilerin, daha açık ifade ile evliyaullahın verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz: <br />
<br />
Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler. <br />
<br />
Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. <br />
<br />
Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. <br />
<br />
Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf tecrübeli bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. <br />
<br />
Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır. <br />
<br />
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve hebiri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. <br />
<br />
(Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren <br />
isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)<br />
<br />
Ahmet F. Yüksel  <br />
<br />
(Bu yazı aylık Popüler Bilim Dergisinde, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nin Mayıs 1998'de güncellenen web sitesinde ve Akşam Gazetesinin okuyucu ile sohbet köşesinde  yayınlanmıştır<br />
<br />
http://www.genetikbilimi.com/bilimvedin.html]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Holografik Evren ve İlgili Yazılar (Derleme)]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=77</link>
			<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 00:04:30 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=77</guid>
			<description><![CDATA[HOLOGRAM VE FELSEFE<br />
  Sayın Sonad Pelit'e gönülden teşekkürlerimizle.<br />
<br />
Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: "Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim."<br />
<br />
Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.<br />
<br />
Hologram sözcüğü ilk olarak 196O'lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980'lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.<br />
<br />
En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. "Tam kayıt" ya da "eksiksiz mesaj" anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram'ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır.  Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir.  Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.<br />
<br />
"Zaman ve mekandan bağımsız olan alan" kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı'nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan "MONAD" 'lardan bahseder. Ona göre bu "MONAD" lar, Evren'in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir "MONAD"dır. "Monad"lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek "MONAD" tüm "MONAD"ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.<br />
<br />
"Tanrı insanı kendi suretinden yarattı" sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram'a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.<br />
<br />
David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.<br />
<br />
İnsandan da öteye "Evren de holografik biçimde organize olmuştur" dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:<br />
<br />
1)  EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR<br />
<br />
Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca "Suret alemi"ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.<br />
<br />
Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu "farklılaştırılmış süreklilik" kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: "Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, "herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği" açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir."<br />
<br />
Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. "Herşeyin temelinde bulunmak" olgusunu Şeyh Bedrettin'den dinleyelim: "Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı." Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: "Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir."<br />
<br />
Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu "özel izafiyet Teorisi" ile gösterdi.<br />
<br />
Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu "bölünemezliği" şöyle anlatıyor: "Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.<br />
<br />
Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm'deki Tao, Budizim'deki Nirvana, Hinduizm'deki Atman, Brahman ya da Çit'tir.  Mistiklerin "kutsal hiçlik" veya "çok katlı sonsuzluk" diye adlandırdıklarıdır.<br />
<br />
2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR<br />
<br />
Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.<br />
<br />
İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar "net" olarak benzerse, o parça o kadar "değerlidir" diyebiliriz.<br />
<br />
Bilim açısından ise Einstein "Birleştirilmiş Alan Teorisi"ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren "bir temel alan" gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.<br />
<br />
"Temel alan" kavramının Doğu'nun "Değişimler Kitabı"ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin'in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir "söz" dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: "Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı" denir.<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde "temelde bulunan uzay-zaman birliği" olarak adlandırılan gerçeği: "Evrende Tanrı'dan başka birsey yoktur" diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: "Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır." Yine Şeyh Bedrettin: "Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı'nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir."<br />
<br />
3)  BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR<br />
<br />
Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay&#8212;zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: "Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek." Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.<br />
<br />
Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri "başka bir gözle" görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon'un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, "her an her yerdedir."<br />
<br />
Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein'ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.<br />
<br />
"Bütün algılar" ile "soyut sezgilerin" bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.<br />
<br />
Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; "Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır" demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: " Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem  / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem" diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.<br />
<br />
İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir. <br />
(http://www.historicalsense.com/Archive/Fener66.htm)<br />
Sonad Pelit<br />
23.05.2003<br />
<br />
Yararlandığım Kaynaklar: <br />
<br />
Psychologie heute / Karl Pribram <br />
<br />
Felsefe Tarihi / Macit Gökberk <br />
<br />
Evren ve Einstein / Varlık Yayınları<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu<br />
<br />
Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HOLOGRAM VE FELSEFE<br />
  Sayın Sonad Pelit'e gönülden teşekkürlerimizle.<br />
<br />
Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: "Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim."<br />
<br />
Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.<br />
<br />
Hologram sözcüğü ilk olarak 196O'lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980'lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.<br />
<br />
En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. "Tam kayıt" ya da "eksiksiz mesaj" anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram'ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır.  Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir.  Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.<br />
<br />
"Zaman ve mekandan bağımsız olan alan" kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı'nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan "MONAD" 'lardan bahseder. Ona göre bu "MONAD" lar, Evren'in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir "MONAD"dır. "Monad"lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek "MONAD" tüm "MONAD"ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.<br />
<br />
"Tanrı insanı kendi suretinden yarattı" sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram'a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.<br />
<br />
David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.<br />
<br />
İnsandan da öteye "Evren de holografik biçimde organize olmuştur" dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:<br />
<br />
1)  EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR<br />
<br />
Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca "Suret alemi"ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.<br />
<br />
Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu "farklılaştırılmış süreklilik" kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: "Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, "herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği" açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir."<br />
<br />
Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. "Herşeyin temelinde bulunmak" olgusunu Şeyh Bedrettin'den dinleyelim: "Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı." Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: "Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir."<br />
<br />
Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu "özel izafiyet Teorisi" ile gösterdi.<br />
<br />
Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu "bölünemezliği" şöyle anlatıyor: "Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.<br />
<br />
Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm'deki Tao, Budizim'deki Nirvana, Hinduizm'deki Atman, Brahman ya da Çit'tir.  Mistiklerin "kutsal hiçlik" veya "çok katlı sonsuzluk" diye adlandırdıklarıdır.<br />
<br />
2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR<br />
<br />
Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.<br />
<br />
İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar "net" olarak benzerse, o parça o kadar "değerlidir" diyebiliriz.<br />
<br />
Bilim açısından ise Einstein "Birleştirilmiş Alan Teorisi"ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren "bir temel alan" gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.<br />
<br />
"Temel alan" kavramının Doğu'nun "Değişimler Kitabı"ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin'in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir "söz" dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: "Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı" denir.<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde "temelde bulunan uzay-zaman birliği" olarak adlandırılan gerçeği: "Evrende Tanrı'dan başka birsey yoktur" diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: "Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır." Yine Şeyh Bedrettin: "Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı'nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir."<br />
<br />
3)  BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR<br />
<br />
Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay&#8212;zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: "Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek." Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.<br />
<br />
Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri "başka bir gözle" görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon'un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, "her an her yerdedir."<br />
<br />
Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein'ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.<br />
<br />
"Bütün algılar" ile "soyut sezgilerin" bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.<br />
<br />
Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; "Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır" demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: " Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem  / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem" diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.<br />
<br />
İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir. <br />
(http://www.historicalsense.com/Archive/Fener66.htm)<br />
Sonad Pelit<br />
23.05.2003<br />
<br />
Yararlandığım Kaynaklar: <br />
<br />
Psychologie heute / Karl Pribram <br />
<br />
Felsefe Tarihi / Macit Gökberk <br />
<br />
Evren ve Einstein / Varlık Yayınları<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu<br />
<br />
Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALLAH cc.IN VARLIĞINI İSBAT EDEN 4 PERDESİZ HAKİKAT:, KENDİNE güvenen ateistlere önem]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=76</link>
			<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 13:43:17 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=76</guid>
			<description><![CDATA[(aslında herbiri kendi başına konu olabilevek 4 hakikat ve Cenabı Hakkın Sanatı İlahiyesi:)<br />
<br />
<br />
"...Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey<br />
perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar.<br />
Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde oluyorlar.<br />
Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap oluyor.<br />
Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor...."(On Altıncı Lem'a - s.640 RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI)<br />
<br />
EVET kaniatta Cenabı Hakkın şuunatı yani faaliyeti perdeler arkasında gözleniyor.<br />
Hakikatte en küçük fiilden (bir hücrede bir protein sentezi) en büyüğün e kadar<br />
(mesela dünyanın güneş çevresinde gezmesi)<br />
her şey onun kudreti ve emri ile olmakta ancak göze görülen bazı sebebpler buna perde olmaktadır.<br />
Halbu ki Kainattaki bu dört özellik direkt perdesiz Kudreti İlahiyey bakıyor ve<br />
bugünün bilim ve fenni yeterli tatminkar açıklamayı getiremiyor:<br />
<br />
1-NUR:<br />
NUR=IŞIK bugünün bilim ve fenni hala ışığın yayılmasıyla ilgili kural ve kaideleri tam çözebilmiş değildir.<br />
Işık hakkında bilenler bilir 2 teori vardır parçaçık teorisi ve dalga teorisi<br />
ancak ne hikmetse bilim bize hala ışığın hangi kanunlarla varolduğunu isbat edemedi.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEYİN AZİM BİR SANATIDIR NUR.<br />
<br />
2-HAYAT: ATEİSTLERE EN ZOR SORU<br />
EVET HAYAT NEDİR NASIL MEYDANA GELDİ İLK CANLI NASIL OLDU? bu konuda da evrimciler dahil bir çok teori olsada hayatın nasıl başladığı bilinmiyor hem nasıl başladığı bilinse bile sorular bitmiyor mesela yiyip içtiğimiz ve sindirdiğimiz cansız besinler bize nasıl hala hayat enerjisini veriyor? inorganik atomlar nasıl bir araya gelip calılığımızı devam ettiriyor?<br />
üniversitede hocamız prof. Hikmet bey (genel cerrahi prof.) bize bir soru sormuştu yani sınıfa:<br />
"canlılığı sağlayan element nedir potasyummu? yoksa kalsyummu? diye hala cevapsız ilginç.<br />
DEMEK BİR HAYYUL KAYYUMDAN GELİYOR HAYAT VE CANLILIK<br />
<br />
3-RAHMET:<br />
EVET EN İLGİNCİ BU:<br />
Dünyada hüküm süren Rahmet ve şefkat nereden geliyor.<br />
Yani tüm annelerin (insan dahil) yavrularına karşı içlerinde kabaran sevgi ve merhamet ve şefkat nereden geldi?<br />
Öyle ki anne arslan avcılıkta bir numara avlıyor kendi yemiyor yavrusuna ikram eder<br />
hemen tüm hayvanlarda böyle akılsız şuursuz anneler yavrularına mükemmel bakıyor<br />
hatta bir tavuk civcivi tilki kapmasın diye başını verir yine evladını korur insanı hiç örnek vermeye gerek yok<br />
bunca akılsız şuursuz annenin evlatları hakkındaki mükemmel merhameti nereden geliyor dersiniz atomlarda n mı?<br />
DEMEK BİR RAHİMİ KERİMDEN SUDUR EDİYOR DÜNYAYI SARAN MERHAMET VE RAHMET.<br />
<br />
4-VÜCUD:<br />
EVET TÜM CANLILARIN KENDİLERİNE MAHSUS TAYİN EDİLMİŞ VÜCUTLARLA YARATILMASI:<br />
BU konu çok önemli çünkü milyarlarca canlı hep<br />
kendilerine mahsus bir vÜcut libasını giyiyor ve arzı endam ediyor.<br />
Kainatta geçerli bir yasa vardır "maksimum düzensizlik minumum enerji" kuarlı<br />
buna göre her şey maksimum düzensizliğe ve minumum enerjiye meyillidir.<br />
Yani güneş gibi yıldızlar yakıtını bitirip sönmeye dünya gibi gezegenler yavaşlamaya,<br />
tüm canlılar ölmeye meyilli hareket ederler.<br />
Çünkü ölünce enerjisi minumuma inecektir bunu ister.<br />
Buna entropi yasası da deniyor(bu Cenabı Hakkın varlığına önemli bir delil ve ayrı bir konu başlığını hakediyor).<br />
Halbuki yaratılan herşey vücut ve canlılık verilen herşey bu yaSAnın tersi istikamette gidiyor.<br />
Yani minumum düzensizlik (evet mükememl organizmalar doğuyor) ve maksimum enerjiyi de bünyelerinde barındırıyorlar.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEY BİLEREK VE İRADE EDEREK<br />
HER DAİM TEKRAR TEKRAR YARATIR.RAHİMANE HİKMATENE İŞLER.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[(aslında herbiri kendi başına konu olabilevek 4 hakikat ve Cenabı Hakkın Sanatı İlahiyesi:)<br />
<br />
<br />
"...Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey<br />
perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar.<br />
Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde oluyorlar.<br />
Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap oluyor.<br />
Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor...."(On Altıncı Lem'a - s.640 RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI)<br />
<br />
EVET kaniatta Cenabı Hakkın şuunatı yani faaliyeti perdeler arkasında gözleniyor.<br />
Hakikatte en küçük fiilden (bir hücrede bir protein sentezi) en büyüğün e kadar<br />
(mesela dünyanın güneş çevresinde gezmesi)<br />
her şey onun kudreti ve emri ile olmakta ancak göze görülen bazı sebebpler buna perde olmaktadır.<br />
Halbu ki Kainattaki bu dört özellik direkt perdesiz Kudreti İlahiyey bakıyor ve<br />
bugünün bilim ve fenni yeterli tatminkar açıklamayı getiremiyor:<br />
<br />
1-NUR:<br />
NUR=IŞIK bugünün bilim ve fenni hala ışığın yayılmasıyla ilgili kural ve kaideleri tam çözebilmiş değildir.<br />
Işık hakkında bilenler bilir 2 teori vardır parçaçık teorisi ve dalga teorisi<br />
ancak ne hikmetse bilim bize hala ışığın hangi kanunlarla varolduğunu isbat edemedi.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEYİN AZİM BİR SANATIDIR NUR.<br />
<br />
2-HAYAT: ATEİSTLERE EN ZOR SORU<br />
EVET HAYAT NEDİR NASIL MEYDANA GELDİ İLK CANLI NASIL OLDU? bu konuda da evrimciler dahil bir çok teori olsada hayatın nasıl başladığı bilinmiyor hem nasıl başladığı bilinse bile sorular bitmiyor mesela yiyip içtiğimiz ve sindirdiğimiz cansız besinler bize nasıl hala hayat enerjisini veriyor? inorganik atomlar nasıl bir araya gelip calılığımızı devam ettiriyor?<br />
üniversitede hocamız prof. Hikmet bey (genel cerrahi prof.) bize bir soru sormuştu yani sınıfa:<br />
"canlılığı sağlayan element nedir potasyummu? yoksa kalsyummu? diye hala cevapsız ilginç.<br />
DEMEK BİR HAYYUL KAYYUMDAN GELİYOR HAYAT VE CANLILIK<br />
<br />
3-RAHMET:<br />
EVET EN İLGİNCİ BU:<br />
Dünyada hüküm süren Rahmet ve şefkat nereden geliyor.<br />
Yani tüm annelerin (insan dahil) yavrularına karşı içlerinde kabaran sevgi ve merhamet ve şefkat nereden geldi?<br />
Öyle ki anne arslan avcılıkta bir numara avlıyor kendi yemiyor yavrusuna ikram eder<br />
hemen tüm hayvanlarda böyle akılsız şuursuz anneler yavrularına mükemmel bakıyor<br />
hatta bir tavuk civcivi tilki kapmasın diye başını verir yine evladını korur insanı hiç örnek vermeye gerek yok<br />
bunca akılsız şuursuz annenin evlatları hakkındaki mükemmel merhameti nereden geliyor dersiniz atomlarda n mı?<br />
DEMEK BİR RAHİMİ KERİMDEN SUDUR EDİYOR DÜNYAYI SARAN MERHAMET VE RAHMET.<br />
<br />
4-VÜCUD:<br />
EVET TÜM CANLILARIN KENDİLERİNE MAHSUS TAYİN EDİLMİŞ VÜCUTLARLA YARATILMASI:<br />
BU konu çok önemli çünkü milyarlarca canlı hep<br />
kendilerine mahsus bir vÜcut libasını giyiyor ve arzı endam ediyor.<br />
Kainatta geçerli bir yasa vardır "maksimum düzensizlik minumum enerji" kuarlı<br />
buna göre her şey maksimum düzensizliğe ve minumum enerjiye meyillidir.<br />
Yani güneş gibi yıldızlar yakıtını bitirip sönmeye dünya gibi gezegenler yavaşlamaya,<br />
tüm canlılar ölmeye meyilli hareket ederler.<br />
Çünkü ölünce enerjisi minumuma inecektir bunu ister.<br />
Buna entropi yasası da deniyor(bu Cenabı Hakkın varlığına önemli bir delil ve ayrı bir konu başlığını hakediyor).<br />
Halbuki yaratılan herşey vücut ve canlılık verilen herşey bu yaSAnın tersi istikamette gidiyor.<br />
Yani minumum düzensizlik (evet mükememl organizmalar doğuyor) ve maksimum enerjiyi de bünyelerinde barındırıyorlar.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEY BİLEREK VE İRADE EDEREK<br />
HER DAİM TEKRAR TEKRAR YARATIR.RAHİMANE HİKMATENE İŞLER.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele :Şükür Risalesi]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=75</link>
			<pubDate>Tue, 15 Sep 2009 09:19:41 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=75</guid>
			<description><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele<br />
Şükür Risalesi<br />
<br />
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan tekrar ile:<br />
"Hâlâ şükretmezler mi?" Yâsin Sûresi, 36:35, 73.<br />
"Şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız." Âl-i İmrân Sûresi, 3:145.<br />
"Şükrederseniz nimetimi elbette arttırırım." İbrahim Sûresi, 14:7. "Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." Zümer Sûresi, 39:66.<br />
<br />
gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlık-ı Rahmân'ın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkâr suretinde gösterip,<br />
<br />
"Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" Rahmân Sûresi, 55:13.<br />
<br />
fermanıyla, Sûre-i Rahmân'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu âyetle tehdit ediyor, şükürsüzlüğün bir tekzip ve inkâr olduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Evet, Kur'ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur'ân-ı kebîr olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü, kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intaç edecek bir surette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.<br />
<br />
Çünkü, hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı halk eden Zat, ondan o hayatı intihap ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta, zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihap ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat'ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.<br />
<br />
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.<br />
<br />
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu halde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.<br />
<br />
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.<br />
<br />
Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler.<br />
<br />
Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.<br />
<br />
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.<br />
<br />
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân'ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır.<br />
<br />
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.<br />
<br />
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve "Elhamdü lillâh" diyen adam, o şükürle ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir" demesiyle ve itikad etmesiyle, herşeyi, cüz'î olsun küllî olsun, Onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle beyan ediyor.<br />
<br />
İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini söyleyeceğiz. Şöyle ki:<br />
<br />
Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler, bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.<br />
<br />
Evet, rızkın aşka lâyık bir sureti var. O da, şükürle o suret görünür. Yoksa, ehl-i gaflet ve dalâletin rızka aşkları bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar.<br />
<br />
Envâ-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına câmi bir ayna ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mucize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için, hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.<br />
<br />
Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki, o dört esas şöyle tabir edilmiş:<br />
<br />
Der tarik-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz: <br />
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz. <br />
Allahım, bizi şükredenlerden eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.<br />
<br />
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.<br />
<br />
Allahım! Şükredenlerin ve hamd edenlerin efendisi olan, Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin.<br />
<br />
"Onların duaları, 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' sözleriyle sona erer." Yûnus Sûresi, 10:10.<br />
<br />
(Yirmi Sekizinci Mektup - s.521)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele<br />
Şükür Risalesi<br />
<br />
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan tekrar ile:<br />
"Hâlâ şükretmezler mi?" Yâsin Sûresi, 36:35, 73.<br />
"Şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız." Âl-i İmrân Sûresi, 3:145.<br />
"Şükrederseniz nimetimi elbette arttırırım." İbrahim Sûresi, 14:7. "Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." Zümer Sûresi, 39:66.<br />
<br />
gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlık-ı Rahmân'ın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkâr suretinde gösterip,<br />
<br />
"Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" Rahmân Sûresi, 55:13.<br />
<br />
fermanıyla, Sûre-i Rahmân'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu âyetle tehdit ediyor, şükürsüzlüğün bir tekzip ve inkâr olduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Evet, Kur'ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur'ân-ı kebîr olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü, kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intaç edecek bir surette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.<br />
<br />
Çünkü, hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı halk eden Zat, ondan o hayatı intihap ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta, zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihap ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat'ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.<br />
<br />
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.<br />
<br />
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu halde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.<br />
<br />
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.<br />
<br />
Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler.<br />
<br />
Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.<br />
<br />
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.<br />
<br />
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân'ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır.<br />
<br />
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.<br />
<br />
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve "Elhamdü lillâh" diyen adam, o şükürle ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir" demesiyle ve itikad etmesiyle, herşeyi, cüz'î olsun küllî olsun, Onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle beyan ediyor.<br />
<br />
İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini söyleyeceğiz. Şöyle ki:<br />
<br />
Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler, bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.<br />
<br />
Evet, rızkın aşka lâyık bir sureti var. O da, şükürle o suret görünür. Yoksa, ehl-i gaflet ve dalâletin rızka aşkları bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar.<br />
<br />
Envâ-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına câmi bir ayna ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mucize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için, hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.<br />
<br />
Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki, o dört esas şöyle tabir edilmiş:<br />
<br />
Der tarik-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz: <br />
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz. <br />
Allahım, bizi şükredenlerden eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.<br />
<br />
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.<br />
<br />
Allahım! Şükredenlerin ve hamd edenlerin efendisi olan, Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin.<br />
<br />
"Onların duaları, 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' sözleriyle sona erer." Yûnus Sûresi, 10:10.<br />
<br />
(Yirmi Sekizinci Mektup - s.521)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=74</link>
			<pubDate>Sun, 13 Sep 2009 11:42:58 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=74</guid>
			<description><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:<br />
<br />
QUOTE<br />
thewalrus Gönderildi Bugün, 01:19<br />
Sevgili müslüman veya herhangi bir dine mensup arkadaşlar,<br />
...<br />
Asıl sormak istediğim şu dünyada geniş topluluklarca inanılan farklı birçok din olduğuna göre, nasıl oluyor da bir dinin en doğru olduğuna inanabiliyorsunuz? Tarihte bu çok yaşanmamış mı? İnsanlar hep tanrılarından, dinlerinden vazgeçip yenilerini bulmamış mı? Siz nasıl kendi dininiz son din olduğuna inanabiliyorsunuz? Evet, kanıt var mı buna?<br />
<br />
<br />
Merhaba arkadaşım sorunu samimiyetle sorduğunu düşünerek bir cevap yazıyorum<br />
hattı zatında senin sorunun cevabına forum sayfaları yetmez ve benim de vaktim sınırlı:<br />
<br />
1-Bak Cenabı Hak evreni ve dünyayı yaratıp hz.Ademi halifei rüyu zemin yaptığı ilk günen bu güne gelip geçen her kavme her dönemde dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir.<br />
buna delil kurandaki ayetler şöyledir:<br />
"Her ümmetin bir Resulu vardır..." (Yunus Suresi, 47) ve "...Her ümmet kendi kitabına çağrılır..." (Casiye Suresi, 28) Evet her dönem ve halka peygamber gönderilmiştir ve hak din tebliğ edilmiştir<br />
ancak zamanla bu dinlerin hükmü kalkmış belki o topluma yeterli gelmemiş yenilenmiş olarak tekrar gönderilmiştir ve zamanal bu dinler tahrif de edilmiştir.<br />
Şimdi kabul edersinki gönderilecek bir din o toplumun sosyokonomik durumuna ve gelişmişliğine göre gönderilmesi en uygun olanıdır.Bu nedenle başta suhuflar takiben kitaplar ve enson<br />
kendinden önce gönderilen tevrat incil ve zebur gibi özet kitaplardan çok daha ayrıntılı ve üst seviyede ve en son ve mükemmel olarak Kuran gönderilmişir.<br />
Şimdi diyebilirsin ki bu 124bin enbiya gelmiş her topluma her kavme Cenabı Hakkın hak dini gelmiş iddiasını kurana dayandırdın başka delilin yokmu?<br />
Elbette vardır.Mesela Kurandan evvel inen incil tevrat ve zebur da Peygamber sav in geleceğine 110 işaret kitaplar tahrif edildiği halde isbatlanmıştır bunla ilgili ayrıntılı çalışmam bu linktedir:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72 burayı incele bir örnek incilde Hz.İsa der:<br />
"Yuhanna.14: 1617 Ben de Baba'dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı*, Gerçeğin Ruhu'nu verecek. Dünya O'nu kabul edemez. <br />
Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır. Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır."<br />
Ayrca bak eski hint kutsal metinleri ve budha öğretisin dede benzer işaretler var şu linke bakabilirsin:<br />
http://forum.ateizm2.org/index.php?showtopic=27493<br />
Bir diğer delil ki o da şudur bu gün bak incile tevrata ve zebura kurana insanlığın faydası için en önemli düsturları ortaktır birdir mesela hırsızlık haram yemek zina vb günahlar ortaktır bu dinler dışında konfiçyüslükten budizme dini ve ahlaki nasların tümü birbiriyle örtüşecek düzeyde aynıdır.Demek gönderildikleri kaynak birdir 124bin enbiya haberi doğrudur.<br />
<br />
2-Yine 1000ler delilden biri olarak yazıyorum Peygamber sav. ın kişilği dini mübini irşad etmeden önce ve sonraki hayatı güzel ahlakı daha İslam nüzul etmeden el-emin lakabı getirdiği dine en çok kendisi uyması evamiri diniyenin en küçük ayrıntısına uyması bedevi cahil vahşi ve değerlerine taasupla bağlı arap toplumundan çok değil 20-30 yılda hem siyasette hem bilimde hem insani değerlerde tüm insanlığa üstad bir toplum meydana getirdi bu bile başlı başına bir delildir.<br />
Ayrıca Peygamber sav. ın 300den fazla mucizesi de isbat ederki Allah cc. Bir ve Peygamber sav. onun resuludür ayrıntılı bilgiler burda:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63 ayrıca Bediüzzamanın mucizatı ahmediye risalesini okumanı tavsiye ederim<br />
<br />
3-1400 yıldır insanlığı ışıklandıran kuranı kerim kendi kendine delildir.Evet Bediüzzaman Sözler kitabında 25,sözde bunu 40 ayrı örnekle isbat ediyor.İmsamdaki linkden Risale-i nuru indirip okumanı tavsiye eederim<br />
bunla birlikte Kurandaki mucizelik bugün bile hem dindarları hem batılıları hayretler içinde bırakıyor herşeyi reddeden dinsiz batılı bilimadamalrı kurandaki mükemmelliği ve gizemi inkar edemiyor .<br />
Bak bunla ilgili bu sitenin adminlerinden birinin bir mesajı dikkat et:<br />
"Kur'an ne zaman kodlanıp kanunlaştırıldı ve kutsallaştırıldı?<br />
Önde bu ikisi arasındaki farka işaret edelim.<br />
<br />
Kodlanma yazılı bir metnin bir daha değiştirilmemek üzere kesinleşmesidir. <br />
Bu şekilde kodlandığı kabul edilen (kanunlaşan) metinin alternatifleri varsa, onlar yanlış olarak kabul edilir ve çoğu kere yok edilirler. <br />
<br />
Kutsallaştırılma ise yazılı metnin toplum içinde sorgulanmayan bir otorite olmasıdır.<br />
Kutsallaştırılmış ve kodlanmış bir yazılı metin, ne değiştirilebilir, ne de sorgulanabilir.<br />
<br />
Ancak burada ilginç bir çelişki vardır.<br />
<br />
Yazılı bir metnin kodlanması için toplumun daha önceden kabul ettiği bir takım ilkeleri içermesi, yani öncü bir yazılı metne dayanamsı gerekmektedir. Aksi takdirde toplumun o yazılı metni kodlaması yani kanunlaştırması için bir neden olmamalıdır. Bu neden o metnin kutsal kabul edilmesi olmalıdır.<br />
<br />
Bu durumda yazılı bir metnin kodlanmasını onun kutsallaştırılmasından soyutlamak mümkün değildir.<br />
Bu iki süreç tam olmasa bile aynı şeylerdir. <br />
<br />
Osman'ın Kur'an'ı ilk kutsallaştıran halife olduğu söylenmektedir. Buna şimdilik meydan okumayıp, doğru kabul edelim. Bu konuda başka rivayetler de vardır.<br />
Eğer Muhammed Kur'an'ı yazdı ise, Kur'an daha kodlanmadan kutsallaştırılmış olmalıdır. Osman'ın bütün yaptığı kutsal bir metni kanunlaştırmaktır. Yani bu kodlama ve kutsallaştırma süreçleri ters bir şekilde işlemiştir. Zaten kutsal olan bir metin kodlanmıştır. Bu görüşü İslam'ın resim görüşüdür. <br />
Muhammed tek başına Kur'an'ı yazmış yani Kur'an Muhammed'in ağzından çlıkar çıkmaz kutsallaşmıştır. Daha sonra yasallaştırılmıştır.<br />
Buna inananlar elbette İslam tarihini kabul eden Müslüman'lardır. Kur'an'ın Muhammed tarafından yazılmadığının çok sayıda delili vardır. Ama yine de o delillerin kesinliği yoktur. Kur'an'ın nasıl yazıldığı gizemini günümüzde de korumaktadır."<br />
bak bu satırların yazarı bir dinsizdir ancak kurana karşı çıkılamıyor.<br />
<br />
4-Bak insanın fıtratı bir yaratıcıya dayanma ve ona yönelmek istiyor bu konuda yapılan bilimsel araştırmalarda bunu göstermektedir.Hiçbir araştırma da olmasa insan fıtraten bilir ki sadece etten kemikten değil his vicdan kalp vb hasiyetleride var.Ve bu hissiyat ancak gücü herşeye yeten Bir Yaratıcıya itaat ve ibadetle tatmin olur yoksa boşlıukta kalır taki kendini lüzumsuz boş dünyevi fantezilerle kandırmaya.<br />
<br />
5-En önemli ve büyük delillerden Kainat kitabı kerimi bir olan yaratıcıyı ve Kadiri Küllü şeyi Alimi küllü şeyi isbat eder kör gözlerde gçösterir.Eğer bir yerde sanat varsa bu sanatkarı gerektiri.<br />
Bir iğnE ustasız olmaz bir harf katipsiz olmaz.Bak dinsiz felsefe ve ilim füm tabiatı ve insanı bir zerreye verir herşey bir zerredebn gelir derler.Hiç mümkünmüdür ki akılsız şuursuz bir zerre veya bir aminoasit böyle mükemmel işleri başarsın<br />
görmeyen bir zerre gözü icad etsin duymayan bir molekül kulak dizayn etsin düşüncesiz ve cansız atomlar mükemmel beyni tasarlasın mümkün değil<br />
demek bir yaratıcı Kadiri külli şey var herşeyi bilir İlmi ve mükemmel sanatı ve kudretiyle iş görör ol demesiyle yaratır tanzim eder tedvir eder .<br />
<br />
Bu 5 madde konu başlığıdır örnekler deliller isbatlar 1000lerce cildi dolduracak kadar fazladır daha detaylı bilgileri <br />
Risale-i Nur isbat ediyor ve ahtta 2 kere 2 4 eder katiyetinde isbat ediyor okumak için e kitap formunu imszadan indirebilirsiniz iyi günler.<br />
başka sorulara cevaplar:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/forumd...php?fid=33]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:<br />
<br />
QUOTE<br />
thewalrus Gönderildi Bugün, 01:19<br />
Sevgili müslüman veya herhangi bir dine mensup arkadaşlar,<br />
...<br />
Asıl sormak istediğim şu dünyada geniş topluluklarca inanılan farklı birçok din olduğuna göre, nasıl oluyor da bir dinin en doğru olduğuna inanabiliyorsunuz? Tarihte bu çok yaşanmamış mı? İnsanlar hep tanrılarından, dinlerinden vazgeçip yenilerini bulmamış mı? Siz nasıl kendi dininiz son din olduğuna inanabiliyorsunuz? Evet, kanıt var mı buna?<br />
<br />
<br />
Merhaba arkadaşım sorunu samimiyetle sorduğunu düşünerek bir cevap yazıyorum<br />
hattı zatında senin sorunun cevabına forum sayfaları yetmez ve benim de vaktim sınırlı:<br />
<br />
1-Bak Cenabı Hak evreni ve dünyayı yaratıp hz.Ademi halifei rüyu zemin yaptığı ilk günen bu güne gelip geçen her kavme her dönemde dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir.<br />
buna delil kurandaki ayetler şöyledir:<br />
"Her ümmetin bir Resulu vardır..." (Yunus Suresi, 47) ve "...Her ümmet kendi kitabına çağrılır..." (Casiye Suresi, 28) Evet her dönem ve halka peygamber gönderilmiştir ve hak din tebliğ edilmiştir<br />
ancak zamanla bu dinlerin hükmü kalkmış belki o topluma yeterli gelmemiş yenilenmiş olarak tekrar gönderilmiştir ve zamanal bu dinler tahrif de edilmiştir.<br />
Şimdi kabul edersinki gönderilecek bir din o toplumun sosyokonomik durumuna ve gelişmişliğine göre gönderilmesi en uygun olanıdır.Bu nedenle başta suhuflar takiben kitaplar ve enson<br />
kendinden önce gönderilen tevrat incil ve zebur gibi özet kitaplardan çok daha ayrıntılı ve üst seviyede ve en son ve mükemmel olarak Kuran gönderilmişir.<br />
Şimdi diyebilirsin ki bu 124bin enbiya gelmiş her topluma her kavme Cenabı Hakkın hak dini gelmiş iddiasını kurana dayandırdın başka delilin yokmu?<br />
Elbette vardır.Mesela Kurandan evvel inen incil tevrat ve zebur da Peygamber sav in geleceğine 110 işaret kitaplar tahrif edildiği halde isbatlanmıştır bunla ilgili ayrıntılı çalışmam bu linktedir:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72 burayı incele bir örnek incilde Hz.İsa der:<br />
"Yuhanna.14: 1617 Ben de Baba'dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı*, Gerçeğin Ruhu'nu verecek. Dünya O'nu kabul edemez. <br />
Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır. Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır."<br />
Ayrca bak eski hint kutsal metinleri ve budha öğretisin dede benzer işaretler var şu linke bakabilirsin:<br />
http://forum.ateizm2.org/index.php?showtopic=27493<br />
Bir diğer delil ki o da şudur bu gün bak incile tevrata ve zebura kurana insanlığın faydası için en önemli düsturları ortaktır birdir mesela hırsızlık haram yemek zina vb günahlar ortaktır bu dinler dışında konfiçyüslükten budizme dini ve ahlaki nasların tümü birbiriyle örtüşecek düzeyde aynıdır.Demek gönderildikleri kaynak birdir 124bin enbiya haberi doğrudur.<br />
<br />
2-Yine 1000ler delilden biri olarak yazıyorum Peygamber sav. ın kişilği dini mübini irşad etmeden önce ve sonraki hayatı güzel ahlakı daha İslam nüzul etmeden el-emin lakabı getirdiği dine en çok kendisi uyması evamiri diniyenin en küçük ayrıntısına uyması bedevi cahil vahşi ve değerlerine taasupla bağlı arap toplumundan çok değil 20-30 yılda hem siyasette hem bilimde hem insani değerlerde tüm insanlığa üstad bir toplum meydana getirdi bu bile başlı başına bir delildir.<br />
Ayrıca Peygamber sav. ın 300den fazla mucizesi de isbat ederki Allah cc. Bir ve Peygamber sav. onun resuludür ayrıntılı bilgiler burda:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63 ayrıca Bediüzzamanın mucizatı ahmediye risalesini okumanı tavsiye ederim<br />
<br />
3-1400 yıldır insanlığı ışıklandıran kuranı kerim kendi kendine delildir.Evet Bediüzzaman Sözler kitabında 25,sözde bunu 40 ayrı örnekle isbat ediyor.İmsamdaki linkden Risale-i nuru indirip okumanı tavsiye eederim<br />
bunla birlikte Kurandaki mucizelik bugün bile hem dindarları hem batılıları hayretler içinde bırakıyor herşeyi reddeden dinsiz batılı bilimadamalrı kurandaki mükemmelliği ve gizemi inkar edemiyor .<br />
Bak bunla ilgili bu sitenin adminlerinden birinin bir mesajı dikkat et:<br />
"Kur'an ne zaman kodlanıp kanunlaştırıldı ve kutsallaştırıldı?<br />
Önde bu ikisi arasındaki farka işaret edelim.<br />
<br />
Kodlanma yazılı bir metnin bir daha değiştirilmemek üzere kesinleşmesidir. <br />
Bu şekilde kodlandığı kabul edilen (kanunlaşan) metinin alternatifleri varsa, onlar yanlış olarak kabul edilir ve çoğu kere yok edilirler. <br />
<br />
Kutsallaştırılma ise yazılı metnin toplum içinde sorgulanmayan bir otorite olmasıdır.<br />
Kutsallaştırılmış ve kodlanmış bir yazılı metin, ne değiştirilebilir, ne de sorgulanabilir.<br />
<br />
Ancak burada ilginç bir çelişki vardır.<br />
<br />
Yazılı bir metnin kodlanması için toplumun daha önceden kabul ettiği bir takım ilkeleri içermesi, yani öncü bir yazılı metne dayanamsı gerekmektedir. Aksi takdirde toplumun o yazılı metni kodlaması yani kanunlaştırması için bir neden olmamalıdır. Bu neden o metnin kutsal kabul edilmesi olmalıdır.<br />
<br />
Bu durumda yazılı bir metnin kodlanmasını onun kutsallaştırılmasından soyutlamak mümkün değildir.<br />
Bu iki süreç tam olmasa bile aynı şeylerdir. <br />
<br />
Osman'ın Kur'an'ı ilk kutsallaştıran halife olduğu söylenmektedir. Buna şimdilik meydan okumayıp, doğru kabul edelim. Bu konuda başka rivayetler de vardır.<br />
Eğer Muhammed Kur'an'ı yazdı ise, Kur'an daha kodlanmadan kutsallaştırılmış olmalıdır. Osman'ın bütün yaptığı kutsal bir metni kanunlaştırmaktır. Yani bu kodlama ve kutsallaştırma süreçleri ters bir şekilde işlemiştir. Zaten kutsal olan bir metin kodlanmıştır. Bu görüşü İslam'ın resim görüşüdür. <br />
Muhammed tek başına Kur'an'ı yazmış yani Kur'an Muhammed'in ağzından çlıkar çıkmaz kutsallaşmıştır. Daha sonra yasallaştırılmıştır.<br />
Buna inananlar elbette İslam tarihini kabul eden Müslüman'lardır. Kur'an'ın Muhammed tarafından yazılmadığının çok sayıda delili vardır. Ama yine de o delillerin kesinliği yoktur. Kur'an'ın nasıl yazıldığı gizemini günümüzde de korumaktadır."<br />
bak bu satırların yazarı bir dinsizdir ancak kurana karşı çıkılamıyor.<br />
<br />
4-Bak insanın fıtratı bir yaratıcıya dayanma ve ona yönelmek istiyor bu konuda yapılan bilimsel araştırmalarda bunu göstermektedir.Hiçbir araştırma da olmasa insan fıtraten bilir ki sadece etten kemikten değil his vicdan kalp vb hasiyetleride var.Ve bu hissiyat ancak gücü herşeye yeten Bir Yaratıcıya itaat ve ibadetle tatmin olur yoksa boşlıukta kalır taki kendini lüzumsuz boş dünyevi fantezilerle kandırmaya.<br />
<br />
5-En önemli ve büyük delillerden Kainat kitabı kerimi bir olan yaratıcıyı ve Kadiri Küllü şeyi Alimi küllü şeyi isbat eder kör gözlerde gçösterir.Eğer bir yerde sanat varsa bu sanatkarı gerektiri.<br />
Bir iğnE ustasız olmaz bir harf katipsiz olmaz.Bak dinsiz felsefe ve ilim füm tabiatı ve insanı bir zerreye verir herşey bir zerredebn gelir derler.Hiç mümkünmüdür ki akılsız şuursuz bir zerre veya bir aminoasit böyle mükemmel işleri başarsın<br />
görmeyen bir zerre gözü icad etsin duymayan bir molekül kulak dizayn etsin düşüncesiz ve cansız atomlar mükemmel beyni tasarlasın mümkün değil<br />
demek bir yaratıcı Kadiri külli şey var herşeyi bilir İlmi ve mükemmel sanatı ve kudretiyle iş görör ol demesiyle yaratır tanzim eder tedvir eder .<br />
<br />
Bu 5 madde konu başlığıdır örnekler deliller isbatlar 1000lerce cildi dolduracak kadar fazladır daha detaylı bilgileri <br />
Risale-i Nur isbat ediyor ve ahtta 2 kere 2 4 eder katiyetinde isbat ediyor okumak için e kitap formunu imszadan indirebilirsiniz iyi günler.<br />
başka sorulara cevaplar:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/forumd...php?fid=33]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde VE BUDHA dan Hz. Muhammed müjdesi:.........................]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=73</link>
			<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 07:23:35 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=73</guid>
			<description><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde Hz. Muhammed müjdesi<br />
<br />
Hindistanlı ünlü yazar ve Sanskritçe uzmanı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitap Hindistan çapında büyük tartışmalara neden oldu. Hindu dilinde kaleme alınan ve İngilizcesi yakında &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla yayımlanacak olan kitapta Prof. Prakash, &#8220;Son Peygamber&#8221;in<br />
Hz. Muhammed olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Hindistan&#8217;da &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla basılan kitap, ülke çapında büyük tartışmalara neden oluyor. Hindistan&#8217;ın ünlü yazarlarından ve Sanskritçe uzmanlardan olan Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitapta, Hindu kutsal kitaplarının haber verdiği &#8220;Son Peygamber&#8221; manasına gelen &#8220;The Last Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;in bizzat kendisi olduğunu vurguluyor. Hint diliyle yazılan kitabın yakında İngilizce&#8217;ye tercüme edileceği bildiriliyor. Prof. Prakash uzun yılların emeği olan kitabında, Hindu kutsal metinlerinin üzerinden uzun geçmesine, üzerlerinda yorum ve değişim yapılmasına rağmen hala bazı hakikatleri içerdiğini kaydediyor. Prof. Prakash, Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar&#8217;da Hz. Muhammed&#8217;in adının ve özelliklerinin çok açık bir şekilde geçtiğini açıklıyor. Kitabında daha onlarca örnek zikreden Hindistanlı Prof. Prakash, Hinduların hala bekledikleri son &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;den başkası olamayacağını belirtiyor. Prof. Parkash tarafından ele alınan bu kitabın bir benzeri daha öne A. H. Vidyarthi ve U. Ali tarafından ele alınmış ve geçtiğimiz yıllarda İnsan Yayınları tarafından &#8220;Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed&#8221; adıyla yayımlanmıştı. Vidyarthi ve Ali, hazırladıkları geniş araştırmada Tevrat ve İncil&#8217;in yanısıra Hz. Muhammed&#8217;in aynı zamanda Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm gibi Doğu dinlerinin kutsal kitapları tarafından da &#8220;müjdelendiğini&#8221; örnekleriyle ortaya koyuyorlar.<br />
<br />
Hindu metinlerinde Hz. Muhammed<br />
<br />
Hindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, Allah Resülü&#8217;nün pekçok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kabe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilaveten, Resulüllah&#8217;ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar&#8217;da; Mamah, Atharva Veda&#8217;nın bir bölümü olan Kuntap Sukt&#8217;ta ve Ahmad, Sama Veda&#8217;da yer almaktadır.<br />
<br />
17 ciltten oluşan Puranaların temel kitabı Bhavişya Puran&#8217;da şu ifadelere yer verilmektedir: &#8220;Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistan&#8217;ın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. &#8230;..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.&#8221; Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimiz&#8217;in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.<br />
<br />
Bir kaç kitaptan oluşan Vedaların Sama Veda adlı kitabında Rişi Vatsah&#8217;ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimiz&#8217;i anlatmaktadır: &#8220;Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Kalki Autar&#8221; Hz. Peygamber<br />
<br />
Hindistanlı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash&#8217;ın Hindu kutsal metinlerinde &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:<br />
<br />
1- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın son peygamber olduğu, Bhagwan (Allah)&#8217;ın Resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.<br />
<br />
2- Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar ve Puranalar&#8217;a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.<br />
<br />
3- Yine Hindu kutsal metinlerine göre &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın babasının adı &#8216;Vishnu-bhagat&#8217; ve annesinin adı da &#8216;Somanib&#8217; olacak. Sanskritçe bir sözcük olan &#8220;Vishnu&#8221;nun manası &#8220;Allah&#8221; ve &#8220;Bhagat&#8221;ın manası da &#8220;Köle-kul&#8221; manasına gelmektedir. Buna göre &#8216;Vishnu-bhagat&#8217;ın manası &#8220;Slave of Allah&#8221; yani Arapça anlamıyla &#8220;Abdullah&#8221; anlamına gelmektedir. Yine Sanskritçe bir kelime olan &#8216;Somanib&#8217; ise &#8220;Barış içinde, huzurlu, sakin&#8221; manalarına gelmektedir. Bu da Arapça&#8217;daki &#8220;Amine&#8221; ismine tekabul etmektedir.<br />
<br />
4- Hinduların dini metinlerinde &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. Bu bakımdan Prof. Pundit Parkash, bunların Hz. Muhammed&#8217;in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.<br />
<br />
5- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. Hz. Peygamber de Arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan &#8220;Kureyş&#8221; kabilesinde dünyaya gelmişti.<br />
<br />
6- &#8220;Kalki Autar&#8221;a ilk vahyin bir mağarada Bhagwan (Allah)&#8217;ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. Hz. Peygambere de ilk vahiy Hira mağarasında Allah&#8217;ın elçisi Cibril tarafından getirilmişti.<br />
<br />
7- Hindu metinlerinde ayrıca &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan (Allah)&#8217;ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. Burada Hz. Peygamber&#8217;in mirac olayı ve Burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.<br />
<br />
8- Hindu kitaplarında &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. Prof. Prakash bu ifadelere de özellikle Bedir Savaşı&#8217;nı örnek olarak gösteriyor.<br />
<br />
9- Hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra &#8220;Kalki Autar&#8221;ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.<br />
<br />
<br />
Vedalar: Mantra 1-11<br />
<br />
1) O &#8220;NARASANSAH (övülen)&#8217;tir. Barış Prensi&#8217;dir. Düşmanlarının arasında bile emniyettedir.<br />
<br />
2) O, deveye binen Rişi&#8217;dir. Arabası göklere ulaşır. (Burakla Mirac&#8217;a çıkış)<br />
<br />
3) Kendisine 10 Buket (Müjdelenmiş 10 Sahabe),100 altın sikke (Habeşistan&#8217;a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (Bedir Ashabı) ve 10000 inek (Mekke&#8217;yi fetheden 10000 sahabe)<br />
<br />
4) O ve O&#8217;nu izleyenler ibadeti düşünür. Savaşta bile.<br />
<br />
5) O dünyaya hikmeti yaymıştır.<br />
<br />
6) O dünyanın Efendisi ve Rehberidir.<br />
<br />
7) O insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.<br />
<br />
8, 9,10) İnsanlar O&#8217;nunla mutluluğa kavuşur. Yozlaşmaktan kurtulur.<br />
<br />
11) O&#8217;ndan insanları uyarması istenmiştir.<br />
<br />
Kaynak: yeni şafak Gazetesi, 10 Eylül 2005<br />
Turan Kışlakçı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde Hz. Muhammed müjdesi<br />
<br />
Hindistanlı ünlü yazar ve Sanskritçe uzmanı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitap Hindistan çapında büyük tartışmalara neden oldu. Hindu dilinde kaleme alınan ve İngilizcesi yakında &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla yayımlanacak olan kitapta Prof. Prakash, &#8220;Son Peygamber&#8221;in<br />
Hz. Muhammed olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Hindistan&#8217;da &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla basılan kitap, ülke çapında büyük tartışmalara neden oluyor. Hindistan&#8217;ın ünlü yazarlarından ve Sanskritçe uzmanlardan olan Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitapta, Hindu kutsal kitaplarının haber verdiği &#8220;Son Peygamber&#8221; manasına gelen &#8220;The Last Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;in bizzat kendisi olduğunu vurguluyor. Hint diliyle yazılan kitabın yakında İngilizce&#8217;ye tercüme edileceği bildiriliyor. Prof. Prakash uzun yılların emeği olan kitabında, Hindu kutsal metinlerinin üzerinden uzun geçmesine, üzerlerinda yorum ve değişim yapılmasına rağmen hala bazı hakikatleri içerdiğini kaydediyor. Prof. Prakash, Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar&#8217;da Hz. Muhammed&#8217;in adının ve özelliklerinin çok açık bir şekilde geçtiğini açıklıyor. Kitabında daha onlarca örnek zikreden Hindistanlı Prof. Prakash, Hinduların hala bekledikleri son &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;den başkası olamayacağını belirtiyor. Prof. Parkash tarafından ele alınan bu kitabın bir benzeri daha öne A. H. Vidyarthi ve U. Ali tarafından ele alınmış ve geçtiğimiz yıllarda İnsan Yayınları tarafından &#8220;Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed&#8221; adıyla yayımlanmıştı. Vidyarthi ve Ali, hazırladıkları geniş araştırmada Tevrat ve İncil&#8217;in yanısıra Hz. Muhammed&#8217;in aynı zamanda Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm gibi Doğu dinlerinin kutsal kitapları tarafından da &#8220;müjdelendiğini&#8221; örnekleriyle ortaya koyuyorlar.<br />
<br />
Hindu metinlerinde Hz. Muhammed<br />
<br />
Hindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, Allah Resülü&#8217;nün pekçok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kabe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilaveten, Resulüllah&#8217;ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar&#8217;da; Mamah, Atharva Veda&#8217;nın bir bölümü olan Kuntap Sukt&#8217;ta ve Ahmad, Sama Veda&#8217;da yer almaktadır.<br />
<br />
17 ciltten oluşan Puranaların temel kitabı Bhavişya Puran&#8217;da şu ifadelere yer verilmektedir: &#8220;Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistan&#8217;ın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. &#8230;..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.&#8221; Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimiz&#8217;in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.<br />
<br />
Bir kaç kitaptan oluşan Vedaların Sama Veda adlı kitabında Rişi Vatsah&#8217;ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimiz&#8217;i anlatmaktadır: &#8220;Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Kalki Autar&#8221; Hz. Peygamber<br />
<br />
Hindistanlı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash&#8217;ın Hindu kutsal metinlerinde &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:<br />
<br />
1- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın son peygamber olduğu, Bhagwan (Allah)&#8217;ın Resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.<br />
<br />
2- Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar ve Puranalar&#8217;a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.<br />
<br />
3- Yine Hindu kutsal metinlerine göre &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın babasının adı &#8216;Vishnu-bhagat&#8217; ve annesinin adı da &#8216;Somanib&#8217; olacak. Sanskritçe bir sözcük olan &#8220;Vishnu&#8221;nun manası &#8220;Allah&#8221; ve &#8220;Bhagat&#8221;ın manası da &#8220;Köle-kul&#8221; manasına gelmektedir. Buna göre &#8216;Vishnu-bhagat&#8217;ın manası &#8220;Slave of Allah&#8221; yani Arapça anlamıyla &#8220;Abdullah&#8221; anlamına gelmektedir. Yine Sanskritçe bir kelime olan &#8216;Somanib&#8217; ise &#8220;Barış içinde, huzurlu, sakin&#8221; manalarına gelmektedir. Bu da Arapça&#8217;daki &#8220;Amine&#8221; ismine tekabul etmektedir.<br />
<br />
4- Hinduların dini metinlerinde &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. Bu bakımdan Prof. Pundit Parkash, bunların Hz. Muhammed&#8217;in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.<br />
<br />
5- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. Hz. Peygamber de Arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan &#8220;Kureyş&#8221; kabilesinde dünyaya gelmişti.<br />
<br />
6- &#8220;Kalki Autar&#8221;a ilk vahyin bir mağarada Bhagwan (Allah)&#8217;ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. Hz. Peygambere de ilk vahiy Hira mağarasında Allah&#8217;ın elçisi Cibril tarafından getirilmişti.<br />
<br />
7- Hindu metinlerinde ayrıca &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan (Allah)&#8217;ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. Burada Hz. Peygamber&#8217;in mirac olayı ve Burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.<br />
<br />
8- Hindu kitaplarında &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. Prof. Prakash bu ifadelere de özellikle Bedir Savaşı&#8217;nı örnek olarak gösteriyor.<br />
<br />
9- Hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra &#8220;Kalki Autar&#8221;ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.<br />
<br />
<br />
Vedalar: Mantra 1-11<br />
<br />
1) O &#8220;NARASANSAH (övülen)&#8217;tir. Barış Prensi&#8217;dir. Düşmanlarının arasında bile emniyettedir.<br />
<br />
2) O, deveye binen Rişi&#8217;dir. Arabası göklere ulaşır. (Burakla Mirac&#8217;a çıkış)<br />
<br />
3) Kendisine 10 Buket (Müjdelenmiş 10 Sahabe),100 altın sikke (Habeşistan&#8217;a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (Bedir Ashabı) ve 10000 inek (Mekke&#8217;yi fetheden 10000 sahabe)<br />
<br />
4) O ve O&#8217;nu izleyenler ibadeti düşünür. Savaşta bile.<br />
<br />
5) O dünyaya hikmeti yaymıştır.<br />
<br />
6) O dünyanın Efendisi ve Rehberidir.<br />
<br />
7) O insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.<br />
<br />
8, 9,10) İnsanlar O&#8217;nunla mutluluğa kavuşur. Yozlaşmaktan kurtulur.<br />
<br />
11) O&#8217;ndan insanları uyarması istenmiştir.<br />
<br />
Kaynak: yeni şafak Gazetesi, 10 Eylül 2005<br />
Turan Kışlakçı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İncil Tevrat Ve Zeburda Peygamber sav. e Yapılan İşaretler-Verilen Haberler:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72</link>
			<pubDate>Wed, 09 Sep 2009 09:44:05 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72</guid>
			<description><![CDATA[ON ALTINCI İŞARET<br />
<br />
İrhasat denilen, bi'set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücuda gelen harikalar dahi delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır.<br />
<br />
BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'ân'la, Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf-u enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma dair verdikleri haberdir. Evet, madem o kitaplar semâvîdirler ve madem o kitap sahipleri enbiyadırlar. Elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nurla ışıklandıran bir zattan bahsetmeleri, zarurî ve kat'îdir. Evet, küçük hadiseleri haber veren o kitaplar, nev-i beşerin en büyük hadisesi olan hadise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kabil midir?<br />
<br />
İşte, madem bilbedâhe haber verecekler; herhalde ya tekzip edecekler, tâ ki dinlerini tahripten ve kitaplarını nesihten kurtarsınlar; veya tasdik edecekler, tâ ki o hakikatli zat ile dinleri hurafattan ve tahrifattan kurtulsun. Halbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzip emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyleyse tasdik vardır.<br />
<br />
Madem mutlak bir surette tasdik vardır. Ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden kat'î bir illet ve esaslı bir sebep vardır. Biz dahi, o tasdikin vücuduna delâlet eden üç hüccet-i katıa ile ispat edeceğiz.<br />
<br />
Birinci hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân'ın lisanıyla onlara der ki: "Kitaplarınızda benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor."<br />
<br />
De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, getirin Tevrat'ı da okuyun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:93.<br />
<br />
De ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın lâneti yalancılar üzerine olsun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:61.<br />
<br />
<br />
gibi âyetlerle onlara meydan okuyor. "Tevrât'ınızı getiriniz, okuyunuz. Ve geliniz, biz çoluk ve çocuğumuzu alıp, Cenâb-ı Hakkın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle dua edeceğiz" diye mütemadiyen onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.<br />
<br />
Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı.<br />
<br />
İkinci hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri, Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette, o kitaplarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur), kütüb-ü sabıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasârâ ulemasına ispat ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhur Hüseyin Cisrî (rahmetullahi aleyh), o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamidiye'de yazmış, o risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse ona müracaat eder, görür.<br />
<br />
Hem pek çok Yahudi uleması ve Nasârâ uleması ikrar ve itiraf etmişler ki, <br />
<br />
<br />
"Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır." Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor."13<br />
<br />
Hem Rum meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi14 ve ulema-i Yehudun en meşhurlarından İbni Sûriya ve İbni Ahtab ve onun kardeşi Kâb bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhur ulema ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki, "Evet, kitaplarımızda onun evsâfı vardır; ondan bahsediyorlar."15<br />
<br />
Hem Yehudun meşhur ulemasından ve Nasârânın meşhur kıssislerinden, kütüb-ü sabıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) gördükten sonra inadı terk edip imana gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil'de göstermişler, ve sair Yahudi ve Nasrânî ulemasını onunla ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah ibni Selâm ve Veheb ibni Münebbih ve Ebu Yâsir ve Şâmul-ki bu zat, melik-i Yemen Tübba' zamanında idi;16 Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten evvel iman getirmiş, Şâmul de öyle-ve Sâye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki, İbni Heyeban denilen bir ârif-i billâh, bi'setten evvel Benî Nadr kabilesine misafir olmuş,<br />
"Bir peygamberin zuhuru yakındır. Burası da onun hicret yeridir." Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2: 526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240. <br />
demiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harp ettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar:<br />
Yani,"İbni Heyeban'ın haber verdiği zat budur; onunla harp etmeyiniz."18 <br />
Fakat onlar, onları dinlemediler, belâlarını buldular.<br />
<br />
Hem ulema-i Yehuddan İbni Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbar gibi çok ulema-i Yehud, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, imana gelmişler, sair imana gelmeyenleri de ilzam etmişler.19<br />
<br />
Hem ulema-i Nasârâdan, meşhur, bahsi geçen Bahîra-yi Râhib20 ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amcasıyla gittiği vakit on iki yaşındaydı. Bahîra-yı Râhib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış." Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: "Sen dön, Mekke'ye git. Yahudiler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler."<br />
<br />
Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş Reisi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyeyi kitaplarında gördükleri için, beraber iman etmişler.21<br />
<br />
Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasrânî âlimi, evsâfı görmüş, iman etmiş. Rumlar içinde ilân etmiş; şehid edilmiş.22<br />
<br />
Hem Nasrânî rüesasından Hâris ibni Ebî Şümeri'l-Gasânî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlba ve Herakl ve İbni Nâtûr ve Cârud gibi meşhur zatlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve iman etmişler. Yalnız Herakl, dünya saltanatı için imanını izhar etmemiş.23<br />
<br />
Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Farisî, o da evvel Nasrânî idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını gördükten sonra onu arıyordu.24<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.431<br />
DEVAMI >>> 2. BÖLÜM<br />
------------------------------<br />
<br />
13 İbnü Seyyidi'n-Nâs, Uyûnu'l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifa: 745.<br />
<br />
14 Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:139; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:80, 81, 272; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:362; Vâkidî, Kitâbü'l-Mağâzî, 403-404; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:85.<br />
<br />
15 Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 4:80-81; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 3:361-362; Vâkidî, el-Meğâzî: 403-404; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 3:361-362; Ebû Nîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:79, 2:492.<br />
<br />
16 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 1:367, 2:526, 6:20-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
18 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:80-81, 4:31; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 137; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:82; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1:87.<br />
<br />
19 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739; İbni Cevzî, Sıfatü's-Saffe, 1:87; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 87, 88, 135; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:161-163 Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:78-79.<br />
<br />
20 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:308; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:631; Tirmizî, Menâkıb: 3; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, no: 3699; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615; İbni Hişâm, Siretü'n-Nebî, s. 115; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:24; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 158.<br />
<br />
21 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744.<br />
<br />
22 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2:526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
23 Buharî, Bed'u'l-Vahy: 6; Şehâdât: 28; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 121, 150-151; Kastalânî, el-Mevâhibü'l-Ledünniye, 6:198; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 3:2108; İbni Adiy, el-Kâmil fi'd-Duafâ, 3:1094; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:101-102.<br />
<br />
24 el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 7:222; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:82; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2:310-316; Müsned, 5:437; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:233; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, no. 213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:604; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:670; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 144; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:258-264.<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ON ALTINCI İŞARET<br />
<br />
İrhasat denilen, bi'set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücuda gelen harikalar dahi delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır.<br />
<br />
BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'ân'la, Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf-u enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma dair verdikleri haberdir. Evet, madem o kitaplar semâvîdirler ve madem o kitap sahipleri enbiyadırlar. Elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nurla ışıklandıran bir zattan bahsetmeleri, zarurî ve kat'îdir. Evet, küçük hadiseleri haber veren o kitaplar, nev-i beşerin en büyük hadisesi olan hadise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kabil midir?<br />
<br />
İşte, madem bilbedâhe haber verecekler; herhalde ya tekzip edecekler, tâ ki dinlerini tahripten ve kitaplarını nesihten kurtarsınlar; veya tasdik edecekler, tâ ki o hakikatli zat ile dinleri hurafattan ve tahrifattan kurtulsun. Halbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzip emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyleyse tasdik vardır.<br />
<br />
Madem mutlak bir surette tasdik vardır. Ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden kat'î bir illet ve esaslı bir sebep vardır. Biz dahi, o tasdikin vücuduna delâlet eden üç hüccet-i katıa ile ispat edeceğiz.<br />
<br />
Birinci hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân'ın lisanıyla onlara der ki: "Kitaplarınızda benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor."<br />
<br />
De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, getirin Tevrat'ı da okuyun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:93.<br />
<br />
De ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın lâneti yalancılar üzerine olsun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:61.<br />
<br />
<br />
gibi âyetlerle onlara meydan okuyor. "Tevrât'ınızı getiriniz, okuyunuz. Ve geliniz, biz çoluk ve çocuğumuzu alıp, Cenâb-ı Hakkın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle dua edeceğiz" diye mütemadiyen onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.<br />
<br />
Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı.<br />
<br />
İkinci hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri, Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette, o kitaplarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur), kütüb-ü sabıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasârâ ulemasına ispat ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhur Hüseyin Cisrî (rahmetullahi aleyh), o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamidiye'de yazmış, o risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse ona müracaat eder, görür.<br />
<br />
Hem pek çok Yahudi uleması ve Nasârâ uleması ikrar ve itiraf etmişler ki, <br />
<br />
<br />
"Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır." Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor."13<br />
<br />
Hem Rum meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi14 ve ulema-i Yehudun en meşhurlarından İbni Sûriya ve İbni Ahtab ve onun kardeşi Kâb bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhur ulema ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki, "Evet, kitaplarımızda onun evsâfı vardır; ondan bahsediyorlar."15<br />
<br />
Hem Yehudun meşhur ulemasından ve Nasârânın meşhur kıssislerinden, kütüb-ü sabıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) gördükten sonra inadı terk edip imana gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil'de göstermişler, ve sair Yahudi ve Nasrânî ulemasını onunla ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah ibni Selâm ve Veheb ibni Münebbih ve Ebu Yâsir ve Şâmul-ki bu zat, melik-i Yemen Tübba' zamanında idi;16 Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten evvel iman getirmiş, Şâmul de öyle-ve Sâye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki, İbni Heyeban denilen bir ârif-i billâh, bi'setten evvel Benî Nadr kabilesine misafir olmuş,<br />
"Bir peygamberin zuhuru yakındır. Burası da onun hicret yeridir." Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2: 526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240. <br />
demiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harp ettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar:<br />
Yani,"İbni Heyeban'ın haber verdiği zat budur; onunla harp etmeyiniz."18 <br />
Fakat onlar, onları dinlemediler, belâlarını buldular.<br />
<br />
Hem ulema-i Yehuddan İbni Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbar gibi çok ulema-i Yehud, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, imana gelmişler, sair imana gelmeyenleri de ilzam etmişler.19<br />
<br />
Hem ulema-i Nasârâdan, meşhur, bahsi geçen Bahîra-yi Râhib20 ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amcasıyla gittiği vakit on iki yaşındaydı. Bahîra-yı Râhib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış." Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: "Sen dön, Mekke'ye git. Yahudiler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler."<br />
<br />
Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş Reisi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyeyi kitaplarında gördükleri için, beraber iman etmişler.21<br />
<br />
Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasrânî âlimi, evsâfı görmüş, iman etmiş. Rumlar içinde ilân etmiş; şehid edilmiş.22<br />
<br />
Hem Nasrânî rüesasından Hâris ibni Ebî Şümeri'l-Gasânî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlba ve Herakl ve İbni Nâtûr ve Cârud gibi meşhur zatlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve iman etmişler. Yalnız Herakl, dünya saltanatı için imanını izhar etmemiş.23<br />
<br />
Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Farisî, o da evvel Nasrânî idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını gördükten sonra onu arıyordu.24<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.431<br />
DEVAMI >>> 2. BÖLÜM<br />
------------------------------<br />
<br />
13 İbnü Seyyidi'n-Nâs, Uyûnu'l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifa: 745.<br />
<br />
14 Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:139; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:80, 81, 272; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:362; Vâkidî, Kitâbü'l-Mağâzî, 403-404; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:85.<br />
<br />
15 Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 4:80-81; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 3:361-362; Vâkidî, el-Meğâzî: 403-404; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 3:361-362; Ebû Nîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:79, 2:492.<br />
<br />
16 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 1:367, 2:526, 6:20-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
18 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:80-81, 4:31; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 137; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:82; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1:87.<br />
<br />
19 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739; İbni Cevzî, Sıfatü's-Saffe, 1:87; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 87, 88, 135; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:161-163 Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:78-79.<br />
<br />
20 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:308; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:631; Tirmizî, Menâkıb: 3; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, no: 3699; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615; İbni Hişâm, Siretü'n-Nebî, s. 115; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:24; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 158.<br />
<br />
21 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744.<br />
<br />
22 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2:526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
23 Buharî, Bed'u'l-Vahy: 6; Şehâdât: 28; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 121, 150-151; Kastalânî, el-Mevâhibü'l-Ledünniye, 6:198; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 3:2108; İbni Adiy, el-Kâmil fi'd-Duafâ, 3:1094; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:101-102.<br />
<br />
24 el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 7:222; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:82; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2:310-316; Müsned, 5:437; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:233; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, no. 213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:604; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:670; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 144; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:258-264.<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=71</link>
			<pubDate>Thu, 03 Sep 2009 09:23:55 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=71</guid>
			<description><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:<br />
<br />
Kendinizin veya yakınlarınızın sağlık sorunlarını danışabilir ve tavsiyeler alabilrisiniz<br />
Sitemize kayıtlı Hekim ve sağlık  çalışanı üyelerimiz sorunlarınıza yardımcı olmaktan memnun olacaklardır.<br />
Bu tür bir yardım ve hizmet sitemizden size ücretsiz olarak sunulmaktadır.<br />
İyi ve sağlıklı günler]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:<br />
<br />
Kendinizin veya yakınlarınızın sağlık sorunlarını danışabilir ve tavsiyeler alabilrisiniz<br />
Sitemize kayıtlı Hekim ve sağlık  çalışanı üyelerimiz sorunlarınıza yardımcı olmaktan memnun olacaklardır.<br />
Bu tür bir yardım ve hizmet sitemizden size ücretsiz olarak sunulmaktadır.<br />
İyi ve sağlıklı günler]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=70</link>
			<pubDate>Tue, 01 Sep 2009 23:40:28 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=70</guid>
			<description><![CDATA[ON ÜÇÜNCÜ İŞARET: Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ<br />
<br />
Mucizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev'i dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, nev itibarıyla mânevî mütevatirdir. Cüz'iyatları, bir kısmı dahi mânevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadisin müdakkik imamları tashih ve tahriç ettikleri için, kanaat-i ilmiye verir. Biz de, pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ MİSAL: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddit tariklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın başkumandanı ve İran'ın fatihi ve Aşere-i Mübeşşereden olan Hazret-i Sa'd ibni Ebî Vakkas diyor:<br />
<br />
Gazve-i Uhud'da, ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanındaydım. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsı kırılıncaya kadar küffâra oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, "At" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım; kanatlı oklar gibi uçardı, küffârın cesedine yerleşirdi.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:651; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 42, no. 2412; İbni Hibban, Sahih, 9:65.)<br />
<br />
O halde iken, Katâde ibni Numan'ın gözüne bir ok isabet etmiş. Gözünü çıkarıp, gözünün hadakası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu.<br />
<br />
Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katâde'nin bir hafîdi, Ömer ibni Abdi'l-Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup birden şifa buldu; en güzel göz o olmuş" diye, nazım suretinde Hazret-i Ömer'e söylemiş, onunla kendini tanıttırmış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 12:377; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavud), 3:186-187; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:295.)<br />
<br />
Hem nakl-i sahihle haber verilmiş ki: Meşhur Ebu Katâde'nin, yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek eliyle meshetmiş. Ebu Katâde der ki: "Kat'iyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim."(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:113; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:653)<br />
<br />
İKİNCİ MİSAL: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbir şey kalmadı.(Buharî, Cihad: 102, 144, Mağâzî: 38; Fedâilü'l-Eshâb: 9; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 32, 34; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:38.) Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup Kale-i Hayber'i fethetti.<br />
<br />
Hem o vakıada, Selemeti'bnü'l-Ekvâ'nın bacağına kılıç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.(Buharî, Mağâzî: 38 (Yezîd ibni Ubeyd'den); Ebû Dâvûd, Tıb: 19; Es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî Şerh-i Müsned, 22:259.)<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ MİSAL: Başta Neseî olarak, erbab-ı siyer, Osman ibni Huneyf'ten haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir âmâ geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:<br />
"Şimdi git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve de ki: 'Allah'ım! Hâcetimi sana arz ediyor ve nebiyy-i rahmet olan Peygamberin Muhammed ile Sana teveccüh ediyorum. Yâ Muhammed! Gözümden perdeyi kaldırması için senin Rabbine seninle teveccüh ediyorum. Allahım, onu bana şefaatçi kıl.'"<br />
<br />
O gitti, öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.(Tirmizî, Daavât: 119 (hadis no. 3578); el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:526; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:166; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322.)<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ MİSAL: Büyük bir imam olan İbni Veheb haber veriyor ki:<br />
<br />
Gazve-i Bedir'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra' Ebu Cehil ile döğüşürken, Ebu Cehl-i lâin, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü. Birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harb etti.( Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Seyyidi'n-Nâs, Uyûnü'l-Eser, 1:261.)<br />
<br />
Hem yine İmam-ı Celîl ibni Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb ibni Yesaf'ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:164; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:178.)<br />
<br />
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vahiddir. Fakat İbni Veheb gibi bir imam tashih etse, gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mucizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa, elbette şu iki vakıa kat'î ve vakidir denilebilir.<br />
<br />
İşte, ehâdis-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş.<br />
<br />
Bir sual: Deniliyor ki: "Sen çok şeylere mütevatir dersin. Halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz."<br />
<br />
Elcevap: Ulema-i şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadis yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor. Ve hâkezâ, her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyâtı, nazariyâtı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür.<br />
<br />
Şimdi, haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya mânevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat'iyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadis, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i usulüddin, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.<br />
<br />
BEŞİNCİ MİSAL: İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki:<br />
<br />
Aliyyi'bni'l-Hakem'in, gazve-i Hendek'te, küffârın darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.1<br />
<br />
ALTINCI MİSAL: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki:<br />
<br />
İmam-ı Ali gayet hasta idi. Iztırabından, kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: Allah'ım ona şifa ver Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim."(Tirmizî, Daavât: 112; Müsned, 1:83, 107, 128; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:323; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Hibban, Sahih, 9:47; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 3635.)<br />
<br />
YEDİNCİ MİSAL: Şürehbilü'l-Cu'fî'nin meşhur kıssasıdır ki:<br />
<br />
Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıcı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.(el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:298; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657)<br />
<br />
SEKİZİNCİ MİSAL: Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mucize-i Ahmediyeye mazhar oldu.<br />
<br />
Birincisi: İbni Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki:<br />
Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, "Çocuğa içirsin" ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından birşey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.(İbni Mâce, Tıb: 40, no. 3532; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:654, 657.)<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifrâ etti. İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti.(Dârîmî, Mukaddime: 4; Müsned, 4:172; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:2;Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:188.)<br />
<br />
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesâî nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Muhammed ibni Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü; dakikasında şifa buldu.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:121; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:415; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1:295; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:62-63)<br />
<br />
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk "Sen Allah'ın Resulüsün." deyip tekellüme başlamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:158-159.)<br />
<br />
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mükerrer surette müşerref olan Celâleddin Süyutî ve asrın imamı, tahriç ve tashihle Mübarekü'l-Yemâme ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, Senin Allah Resulü olduğuna şehadet ederim." demiş. <br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mucize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarekü'l-Yemâme" ismiyle şöhret bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; Süyûtî, Kenzü'l-Ummâl, 4:379; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:159)<br />
<br />
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Allahım, onun yerden izini kes." demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:328; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:137; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:663<br />
<br />
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:325; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:312.<br />
<br />
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, kat'iyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:335; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:676.)<br />
<br />
İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.419]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ON ÜÇÜNCÜ İŞARET: Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ<br />
<br />
Mucizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev'i dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, nev itibarıyla mânevî mütevatirdir. Cüz'iyatları, bir kısmı dahi mânevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadisin müdakkik imamları tashih ve tahriç ettikleri için, kanaat-i ilmiye verir. Biz de, pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ MİSAL: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddit tariklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın başkumandanı ve İran'ın fatihi ve Aşere-i Mübeşşereden olan Hazret-i Sa'd ibni Ebî Vakkas diyor:<br />
<br />
Gazve-i Uhud'da, ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanındaydım. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsı kırılıncaya kadar küffâra oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, "At" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım; kanatlı oklar gibi uçardı, küffârın cesedine yerleşirdi.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:651; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 42, no. 2412; İbni Hibban, Sahih, 9:65.)<br />
<br />
O halde iken, Katâde ibni Numan'ın gözüne bir ok isabet etmiş. Gözünü çıkarıp, gözünün hadakası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu.<br />
<br />
Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katâde'nin bir hafîdi, Ömer ibni Abdi'l-Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup birden şifa buldu; en güzel göz o olmuş" diye, nazım suretinde Hazret-i Ömer'e söylemiş, onunla kendini tanıttırmış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 12:377; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavud), 3:186-187; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:295.)<br />
<br />
Hem nakl-i sahihle haber verilmiş ki: Meşhur Ebu Katâde'nin, yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek eliyle meshetmiş. Ebu Katâde der ki: "Kat'iyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim."(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:113; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:653)<br />
<br />
İKİNCİ MİSAL: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbir şey kalmadı.(Buharî, Cihad: 102, 144, Mağâzî: 38; Fedâilü'l-Eshâb: 9; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 32, 34; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:38.) Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup Kale-i Hayber'i fethetti.<br />
<br />
Hem o vakıada, Selemeti'bnü'l-Ekvâ'nın bacağına kılıç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.(Buharî, Mağâzî: 38 (Yezîd ibni Ubeyd'den); Ebû Dâvûd, Tıb: 19; Es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî Şerh-i Müsned, 22:259.)<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ MİSAL: Başta Neseî olarak, erbab-ı siyer, Osman ibni Huneyf'ten haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir âmâ geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:<br />
"Şimdi git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve de ki: 'Allah'ım! Hâcetimi sana arz ediyor ve nebiyy-i rahmet olan Peygamberin Muhammed ile Sana teveccüh ediyorum. Yâ Muhammed! Gözümden perdeyi kaldırması için senin Rabbine seninle teveccüh ediyorum. Allahım, onu bana şefaatçi kıl.'"<br />
<br />
O gitti, öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.(Tirmizî, Daavât: 119 (hadis no. 3578); el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:526; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:166; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322.)<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ MİSAL: Büyük bir imam olan İbni Veheb haber veriyor ki:<br />
<br />
Gazve-i Bedir'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra' Ebu Cehil ile döğüşürken, Ebu Cehl-i lâin, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü. Birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harb etti.( Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Seyyidi'n-Nâs, Uyûnü'l-Eser, 1:261.)<br />
<br />
Hem yine İmam-ı Celîl ibni Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb ibni Yesaf'ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:164; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:178.)<br />
<br />
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vahiddir. Fakat İbni Veheb gibi bir imam tashih etse, gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mucizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa, elbette şu iki vakıa kat'î ve vakidir denilebilir.<br />
<br />
İşte, ehâdis-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş.<br />
<br />
Bir sual: Deniliyor ki: "Sen çok şeylere mütevatir dersin. Halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz."<br />
<br />
Elcevap: Ulema-i şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadis yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor. Ve hâkezâ, her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyâtı, nazariyâtı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür.<br />
<br />
Şimdi, haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya mânevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat'iyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadis, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i usulüddin, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.<br />
<br />
BEŞİNCİ MİSAL: İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki:<br />
<br />
Aliyyi'bni'l-Hakem'in, gazve-i Hendek'te, küffârın darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.1<br />
<br />
ALTINCI MİSAL: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki:<br />
<br />
İmam-ı Ali gayet hasta idi. Iztırabından, kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: Allah'ım ona şifa ver Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim."(Tirmizî, Daavât: 112; Müsned, 1:83, 107, 128; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:323; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Hibban, Sahih, 9:47; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 3635.)<br />
<br />
YEDİNCİ MİSAL: Şürehbilü'l-Cu'fî'nin meşhur kıssasıdır ki:<br />
<br />
Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıcı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.(el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:298; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657)<br />
<br />
SEKİZİNCİ MİSAL: Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mucize-i Ahmediyeye mazhar oldu.<br />
<br />
Birincisi: İbni Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki:<br />
Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, "Çocuğa içirsin" ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından birşey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.(İbni Mâce, Tıb: 40, no. 3532; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:654, 657.)<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifrâ etti. İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti.(Dârîmî, Mukaddime: 4; Müsned, 4:172; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:2;Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:188.)<br />
<br />
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesâî nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Muhammed ibni Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü; dakikasında şifa buldu.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:121; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:415; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1:295; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:62-63)<br />
<br />
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk "Sen Allah'ın Resulüsün." deyip tekellüme başlamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:158-159.)<br />
<br />
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mükerrer surette müşerref olan Celâleddin Süyutî ve asrın imamı, tahriç ve tashihle Mübarekü'l-Yemâme ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, Senin Allah Resulü olduğuna şehadet ederim." demiş. <br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mucize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarekü'l-Yemâme" ismiyle şöhret bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; Süyûtî, Kenzü'l-Ummâl, 4:379; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:159)<br />
<br />
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Allahım, onun yerden izini kes." demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:328; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:137; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:663<br />
<br />
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:325; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:312.<br />
<br />
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, kat'iyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:335; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:676.)<br />
<br />
İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.419]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PEYGAMBER SAV. DEN GELEN SAĞLIK VE ŞİFA:Tıbb-ı Nebevi]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=69</link>
			<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 14:55:47 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=69</guid>
			<description><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi<br />
<br />
Prof. Dr. Asaf ATASEVEN<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerim, her biri batılı İlim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor(1), Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor(2). Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.<br />
Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız.<br />
Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur(3). <br />
<br />
Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5):<br />
<br />
Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir (3,4,5,6,11).<br />
1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).<br />
2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12).<br />
3)"Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11).<br />
4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15).<br />
5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)<br />
6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının:<br />
- Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas):<br />
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).<br />
7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).<br />
8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489).<br />
9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)<br />
10) Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).<br />
11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471).<br />
12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)<br />
13)"Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214).<br />
14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)<br />
15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41).<br />
16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).<br />
17) "Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9).<br />
18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).<br />
19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).<br />
20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6).<br />
21) "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).<br />
22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).<br />
23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271).<br />
24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47).<br />
25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60).<br />
26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212).<br />
27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam&#8217;da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19).<br />
28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan).<br />
29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî)<br />
30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).<br />
Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.<br />
Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi.<br />
1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).<br />
2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90).<br />
3) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7).<br />
4) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. {Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).<br />
5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." {Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).<br />
6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30)<br />
7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71).<br />
8)" Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).<br />
9) "Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82).<br />
10) Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8).<br />
11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).<br />
Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (kütub-i sitte)&#8217;nın müellifleri, eserleri arasında tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari kitabu't-tıb ve kitabu'l-merda, başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud kitabu't-tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melik B. Habib tarafından yazılmıştır. (7)<br />
Brokelman ve Katip Çelebi 10'dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20'nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi&#8217;nin bulunduğunu tesbit ettik.(3). Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)&#8217;e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.<br />
Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)<br />
kaynak:http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=212<br />
<br />
<br />
KAYNAKLAR<br />
1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981.<br />
2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.<br />
3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor)<br />
4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876.<br />
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974.<br />
6. Sarı (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981.<br />
7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985.<br />
8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984.<br />
9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp Doğuş matbaası. İst. 1981.<br />
10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara, 1985.<br />
11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982.<br />
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906.<br />
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi<br />
<br />
Prof. Dr. Asaf ATASEVEN<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerim, her biri batılı İlim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor(1), Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor(2). Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.<br />
Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız.<br />
Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur(3). <br />
<br />
Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5):<br />
<br />
Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir (3,4,5,6,11).<br />
1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).<br />
2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12).<br />
3)"Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11).<br />
4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15).<br />
5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)<br />
6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının:<br />
- Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas):<br />
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).<br />
7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).<br />
8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489).<br />
9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)<br />
10) Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).<br />
11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471).<br />
12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)<br />
13)"Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214).<br />
14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)<br />
15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41).<br />
16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).<br />
17) "Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9).<br />
18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).<br />
19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).<br />
20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6).<br />
21) "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).<br />
22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).<br />
23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271).<br />
24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47).<br />
25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60).<br />
26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212).<br />
27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam&#8217;da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19).<br />
28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan).<br />
29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî)<br />
30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).<br />
Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.<br />
Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi.<br />
1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).<br />
2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90).<br />
3) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7).<br />
4) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. {Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).<br />
5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." {Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).<br />
6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30)<br />
7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71).<br />
8)" Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).<br />
9) "Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82).<br />
10) Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8).<br />
11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).<br />
Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (kütub-i sitte)&#8217;nın müellifleri, eserleri arasında tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari kitabu't-tıb ve kitabu'l-merda, başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud kitabu't-tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melik B. Habib tarafından yazılmıştır. (7)<br />
Brokelman ve Katip Çelebi 10'dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20'nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi&#8217;nin bulunduğunu tesbit ettik.(3). Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)&#8217;e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.<br />
Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)<br />
kaynak:http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=212<br />
<br />
<br />
KAYNAKLAR<br />
1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981.<br />
2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.<br />
3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor)<br />
4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876.<br />
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974.<br />
6. Sarı (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981.<br />
7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985.<br />
8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984.<br />
9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp Doğuş matbaası. İst. 1981.<br />
10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara, 1985.<br />
11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982.<br />
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906.<br />
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman ve TEALİİ İslam cemiyeti]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=68</link>
			<pubDate>Sun, 30 Aug 2009 23:50:01 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=68</guid>
			<description><![CDATA[Bediüzzamanın Kuvayı Milliye hareketi aleyhine faaliyette bulunan tealii islam derneğine üye olduğu iddia ediliyor Aşağıdaki mesajlar bunun tamamen iftita olduğunu isbat ediyor.<br />
Tabii iddia eden piçler şerefsiz genelev mahsulleri bu tür isbatlar karşısında sessiz kalmaktalar ama biz vazifemizi yapmaya devam edeceğiz inşallah:<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini yazanlara ilmi cevaplar...<br />
TEALİ-İ İSLAM CEMİYETİ<br />
VE<br />
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ<br />
<br />
İttihad İlmi Araştırma Heyeti <br />
<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini söyleyen yazılar yazılmıştır. <br />
<br />
Bu yazılar, yazanları ebediyyen mahcup etmiş ve müfteri durumuna düşürmüştür. İftira atıp da ispat edemeyenlere verilen en büyük ceza, toplum içinde hiçbir konuda bunların sözüne itibar edilmeyeceğidir. <br />
<br />
Hazret-i Üstadın kuva-yı milliye hakkındaki müsbet görüşleri ve desteklerini yeniden yazmaya gerek bile yoktur. <br />
<br />
Ancak 16 Eylül 1919 da İKDAM Gazetesinde yayınlanan bir bildiriden bahsedilmektedir. (28.04.2005 Yeni Mesaj Gazetesi) <br />
<br />
Evvela araştırmalarımız neticesinde yanda ilk sayfasını gördüğünüz Beyazıd Devlet Kütüphanesinden aldığımız  Osmanlıca İkdam Gazetesinin  8116 sayılı, 16 Eylül 1919 (Rumi 1335) tarihli nüshasında incelemelerimiz neticesinde iddia edildiği gibi böyle bir bildirinin yayınlanmadığını gördük.<br />
<br />
Bir gazetede &#8220;Bir başka açıdan Said-i Nursi&#8221; başlıklı yazıyla, menhus, düzmece ve hiçbir ilmi gerçeğe dayanmayan iddialar ve hezeyanlar savrulmuş ve kaynak olarak da 16 Eylül 1919 tarihli İKDAM Gazetesinin adı verilmiştir. Daha sonra 06.05.2005 tarihli aynı gazetedeki yazıda hezeyanlara devam edilerek delil olarak İKDAM gazetesini göstermek yerine bu sefer kaynak olarak aşağıdaki nakilleri yapmıştır.<br />
<br />
&#8220;Yücel Özkaya &#8216;Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler&#8217;, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (318), Fihrist 240.&#8221; <br />
<br />
Milli şeflik devirlerinde ve daha sonraları 1960 ihtilali sonrasında Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında birçok asılsız iddialar ortaya atılmıştır. Fakat bu müfteriler hep mahcup olmuşlar; Bediüzzaman Hazretlerini sevenler ve takdir edenler yanılmamışlar ve haklı çıkmışlardır. <br />
<br />
Bu mesele ile ilgili olarak daha geniş bir yazı, Köprü Mecmuasının Güz - 2000 sayısında &#8220;İslâm&#8217;ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin&#8217;den Teâli-i İslâm&#8217;a&#8221; isimli çok değerli bir bilgi ve belge yayınlanmıştır. Tarihi seyir içinde 1918 den 1926 ya kadarki cemiyetler ve bildirileri incelenmiştir. <br />
<br />
Bizi ilgilendiren &#8220;Teal-i İslam Cemiyeti&#8221; ise: <br />
<br />
1- 16 Eylül 1919 da 26 Eylül 1919 da da daha kurulmamış ki Kuva-yı Milliye aleyhine bildiri neşretsin. Teali-i İslam Cemiyeti Kasım 1919 da kurulmuştur. <br />
<br />
2- 16 Eylül 1919, 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinin orjinalleri elimizdedir. İftiracıların iddia ettiği beyannameye rastlayamadık. Bu kişiler Atatürkçü Düşünce mensuplarına değil de zahmet edip Beyazıt Devlet Kütüphanesine kadar gidebilseydiler hem 16 Eylül 1919, hem 26 Eylül 1919, hem Said Nursi Hazretlerini üye yaptığı (!) Teali-i İslamın ne zaman kurulduğunu öğrenir ve diğer tarihi vesikalara da rahatlıkla ulaşırdı.<br />
<br />
3- Said Nursi Hazretleri 15 Şubat 1919 da kurulan ve siyasi faaliyet yapmayan Cemiyet-i Müderrisin azasıdır.<br />
<br />
4- Cemiyet-i Müderrisin, 26 Eylül 1919 da Sultan Vahdeddin Hanın İzmir'in işgali münasebetiyle halka yapmış olduğu 20 Eylül 1919 tarihli bir çağrıyı destekler mahiyetinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiri 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinde yayınlanmıştır. Fakat bilgisiz, tarih cahili yazarların iddia ettiği gibi, bu bildiride Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin imzası yoktur. Ayrıca Bu beyannamede bahsedildiği manada kuva-yı milliye aleyhinde değildir. Zahmet eder okurlar veya Osmanlıca bilene okuturlarsa ne olduğunu öğrenirler. Yok biz okumayız bize servis yapılanları yazarız derse yapılacak birşey yok! O zaman bunları Aziz-i Cebbar olan Allah'a (c.c.) havale ediyoruz. <br />
<br />
Bu yazarların iddia ettiği kuva-yı milliye aleytarı beyanname herhalde başkaları tarafından ve ileriki tarihlerde bazı din adamlarının da içinde bulunduğu kimseler tarafından yayınlanmış olabilir. Fakat Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu kuva-yı milliye aleyhtarı ne bildirilerde ve ne de hareketlerde hiç olmamıştır. Şimdiye kadar hiçbir tarihçi böyle bir olaydan bahsetmemiştir. Hatta 1925'te Şeyh Said olayında Van'dan İstanbul'a getirilmiş tahkikatlar neticesinde ne bu olayda ve ne de geçmiş hareketlerin hiçbirine katılmadığı resmen emniyet raporuyla tescillenmiştir.<br />
<br />
Bu yazarlar oturup önüne servis yapılan belgeler yerine o bahsettiği beyannameyi gerçek tarihiyle bulursa Üstadın ismi olmadığını göreceklerdir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri bilakis o tür fetvalara karşı çıkmış ve üyesi olduğu Dar-ül Himet-i İslamiyeyi menfi fetvalara alet ettirmemiştir.<br />
<br />
5- Bediüzzaman Hazretleri ilmi kuruluş olan Müderrisin Cemiyetin idari kadrosunda yoktur ve sadece üye yapılmıştır. Buna rağmen yukarıda zikredilen bildiriden dolayı cemiyet, siyasete karışıyor düşüncesiyle ayrılmış ve başka istifalar da olunca, Kasım 1919 da genel kurula giden cemiyet, yeniden yapılanarak ismini değiştirmiş ve Teal-i İslam adıyla faaliyetine devam etmiştir. Yani Teali-i İslam Kasım 1919 da kurulmuştur. Ve kurucuları arasında Said Nursi Hazretleri yoktur.<br />
<br />
6- Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte Cemiyet-i Müderrisinin bir çok eski üyeleri yeni kurulan bu cemiyette yer almamışlardır. Hem o zaman hem de ileride yayınlanmış olan öyle bildirilerede Üstadın imzası yoktur.<br />
<br />
İslamın mağlubiyetinden şiddetli ızdırap duyan Bediüzzaman Hazretlerinin aynı tarihlerde kaleme alıp bastırdığ Sünuhat kitabındaki uzun manevi muhaverenin bir kısmın ibret için buraya alıyoruz.<br />
<br />
&#8220;RÜ&#8217;YADA BİR HİTABE<br />
<br />
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.<br />
<br />
335 (1919) senesi Eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye&#8217;s ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü&#8217;ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü&#8217;ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kayde­deceğim. Şöyle ki:<br />
<br />
Bir cum&#8217;a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:<br />
<br />
&#8211;Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.<br />
<br />
Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a&#8217;sarın meb&#8217;uslarından her asrın meb&#8217;usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:<br />
<br />
&#8211;Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re&#8217;yin var, fikrini beyan et!<br />
<br />
Ayakta durup dedim:<br />
<br />
&#8211; Sorun, cevap vereyim.<br />
<br />
Biri dedi:<br />
<br />
&#8211; Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...<br />
<br />
Dedim:<br />
<br />
&#8211; Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle bir saadet-i â&#8217;cile-i muvakkata kaybettik, fakat bir saadet-i acile-i müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır......&#8221; (T:131) <br />
 Bediüzzaman Hazretleri ne düşünüyor. Bu zavallılar ne diyor! <br />
<br />
***<br />
<br />
  Biz burada sözü "Cemiyet-i Müderrisinden Teâli-i İslâm Cemiyetine" İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996'daki ilmi tesbitlere havale ediyoruz... Tıklayın...<br />
http://www.ittihad.com.tr/downloads/ctta.doc<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
kaynak::http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=17&Itemid=30]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bediüzzamanın Kuvayı Milliye hareketi aleyhine faaliyette bulunan tealii islam derneğine üye olduğu iddia ediliyor Aşağıdaki mesajlar bunun tamamen iftita olduğunu isbat ediyor.<br />
Tabii iddia eden piçler şerefsiz genelev mahsulleri bu tür isbatlar karşısında sessiz kalmaktalar ama biz vazifemizi yapmaya devam edeceğiz inşallah:<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini yazanlara ilmi cevaplar...<br />
TEALİ-İ İSLAM CEMİYETİ<br />
VE<br />
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ<br />
<br />
İttihad İlmi Araştırma Heyeti <br />
<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini söyleyen yazılar yazılmıştır. <br />
<br />
Bu yazılar, yazanları ebediyyen mahcup etmiş ve müfteri durumuna düşürmüştür. İftira atıp da ispat edemeyenlere verilen en büyük ceza, toplum içinde hiçbir konuda bunların sözüne itibar edilmeyeceğidir. <br />
<br />
Hazret-i Üstadın kuva-yı milliye hakkındaki müsbet görüşleri ve desteklerini yeniden yazmaya gerek bile yoktur. <br />
<br />
Ancak 16 Eylül 1919 da İKDAM Gazetesinde yayınlanan bir bildiriden bahsedilmektedir. (28.04.2005 Yeni Mesaj Gazetesi) <br />
<br />
Evvela araştırmalarımız neticesinde yanda ilk sayfasını gördüğünüz Beyazıd Devlet Kütüphanesinden aldığımız  Osmanlıca İkdam Gazetesinin  8116 sayılı, 16 Eylül 1919 (Rumi 1335) tarihli nüshasında incelemelerimiz neticesinde iddia edildiği gibi böyle bir bildirinin yayınlanmadığını gördük.<br />
<br />
Bir gazetede &#8220;Bir başka açıdan Said-i Nursi&#8221; başlıklı yazıyla, menhus, düzmece ve hiçbir ilmi gerçeğe dayanmayan iddialar ve hezeyanlar savrulmuş ve kaynak olarak da 16 Eylül 1919 tarihli İKDAM Gazetesinin adı verilmiştir. Daha sonra 06.05.2005 tarihli aynı gazetedeki yazıda hezeyanlara devam edilerek delil olarak İKDAM gazetesini göstermek yerine bu sefer kaynak olarak aşağıdaki nakilleri yapmıştır.<br />
<br />
&#8220;Yücel Özkaya &#8216;Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler&#8217;, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (318), Fihrist 240.&#8221; <br />
<br />
Milli şeflik devirlerinde ve daha sonraları 1960 ihtilali sonrasında Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında birçok asılsız iddialar ortaya atılmıştır. Fakat bu müfteriler hep mahcup olmuşlar; Bediüzzaman Hazretlerini sevenler ve takdir edenler yanılmamışlar ve haklı çıkmışlardır. <br />
<br />
Bu mesele ile ilgili olarak daha geniş bir yazı, Köprü Mecmuasının Güz - 2000 sayısında &#8220;İslâm&#8217;ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin&#8217;den Teâli-i İslâm&#8217;a&#8221; isimli çok değerli bir bilgi ve belge yayınlanmıştır. Tarihi seyir içinde 1918 den 1926 ya kadarki cemiyetler ve bildirileri incelenmiştir. <br />
<br />
Bizi ilgilendiren &#8220;Teal-i İslam Cemiyeti&#8221; ise: <br />
<br />
1- 16 Eylül 1919 da 26 Eylül 1919 da da daha kurulmamış ki Kuva-yı Milliye aleyhine bildiri neşretsin. Teali-i İslam Cemiyeti Kasım 1919 da kurulmuştur. <br />
<br />
2- 16 Eylül 1919, 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinin orjinalleri elimizdedir. İftiracıların iddia ettiği beyannameye rastlayamadık. Bu kişiler Atatürkçü Düşünce mensuplarına değil de zahmet edip Beyazıt Devlet Kütüphanesine kadar gidebilseydiler hem 16 Eylül 1919, hem 26 Eylül 1919, hem Said Nursi Hazretlerini üye yaptığı (!) Teali-i İslamın ne zaman kurulduğunu öğrenir ve diğer tarihi vesikalara da rahatlıkla ulaşırdı.<br />
<br />
3- Said Nursi Hazretleri 15 Şubat 1919 da kurulan ve siyasi faaliyet yapmayan Cemiyet-i Müderrisin azasıdır.<br />
<br />
4- Cemiyet-i Müderrisin, 26 Eylül 1919 da Sultan Vahdeddin Hanın İzmir'in işgali münasebetiyle halka yapmış olduğu 20 Eylül 1919 tarihli bir çağrıyı destekler mahiyetinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiri 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinde yayınlanmıştır. Fakat bilgisiz, tarih cahili yazarların iddia ettiği gibi, bu bildiride Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin imzası yoktur. Ayrıca Bu beyannamede bahsedildiği manada kuva-yı milliye aleyhinde değildir. Zahmet eder okurlar veya Osmanlıca bilene okuturlarsa ne olduğunu öğrenirler. Yok biz okumayız bize servis yapılanları yazarız derse yapılacak birşey yok! O zaman bunları Aziz-i Cebbar olan Allah'a (c.c.) havale ediyoruz. <br />
<br />
Bu yazarların iddia ettiği kuva-yı milliye aleytarı beyanname herhalde başkaları tarafından ve ileriki tarihlerde bazı din adamlarının da içinde bulunduğu kimseler tarafından yayınlanmış olabilir. Fakat Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu kuva-yı milliye aleyhtarı ne bildirilerde ve ne de hareketlerde hiç olmamıştır. Şimdiye kadar hiçbir tarihçi böyle bir olaydan bahsetmemiştir. Hatta 1925'te Şeyh Said olayında Van'dan İstanbul'a getirilmiş tahkikatlar neticesinde ne bu olayda ve ne de geçmiş hareketlerin hiçbirine katılmadığı resmen emniyet raporuyla tescillenmiştir.<br />
<br />
Bu yazarlar oturup önüne servis yapılan belgeler yerine o bahsettiği beyannameyi gerçek tarihiyle bulursa Üstadın ismi olmadığını göreceklerdir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri bilakis o tür fetvalara karşı çıkmış ve üyesi olduğu Dar-ül Himet-i İslamiyeyi menfi fetvalara alet ettirmemiştir.<br />
<br />
5- Bediüzzaman Hazretleri ilmi kuruluş olan Müderrisin Cemiyetin idari kadrosunda yoktur ve sadece üye yapılmıştır. Buna rağmen yukarıda zikredilen bildiriden dolayı cemiyet, siyasete karışıyor düşüncesiyle ayrılmış ve başka istifalar da olunca, Kasım 1919 da genel kurula giden cemiyet, yeniden yapılanarak ismini değiştirmiş ve Teal-i İslam adıyla faaliyetine devam etmiştir. Yani Teali-i İslam Kasım 1919 da kurulmuştur. Ve kurucuları arasında Said Nursi Hazretleri yoktur.<br />
<br />
6- Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte Cemiyet-i Müderrisinin bir çok eski üyeleri yeni kurulan bu cemiyette yer almamışlardır. Hem o zaman hem de ileride yayınlanmış olan öyle bildirilerede Üstadın imzası yoktur.<br />
<br />
İslamın mağlubiyetinden şiddetli ızdırap duyan Bediüzzaman Hazretlerinin aynı tarihlerde kaleme alıp bastırdığ Sünuhat kitabındaki uzun manevi muhaverenin bir kısmın ibret için buraya alıyoruz.<br />
<br />
&#8220;RÜ&#8217;YADA BİR HİTABE<br />
<br />
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.<br />
<br />
335 (1919) senesi Eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye&#8217;s ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü&#8217;ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü&#8217;ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kayde­deceğim. Şöyle ki:<br />
<br />
Bir cum&#8217;a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:<br />
<br />
&#8211;Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.<br />
<br />
Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a&#8217;sarın meb&#8217;uslarından her asrın meb&#8217;usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:<br />
<br />
&#8211;Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re&#8217;yin var, fikrini beyan et!<br />
<br />
Ayakta durup dedim:<br />
<br />
&#8211; Sorun, cevap vereyim.<br />
<br />
Biri dedi:<br />
<br />
&#8211; Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...<br />
<br />
Dedim:<br />
<br />
&#8211; Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle bir saadet-i â&#8217;cile-i muvakkata kaybettik, fakat bir saadet-i acile-i müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır......&#8221; (T:131) <br />
 Bediüzzaman Hazretleri ne düşünüyor. Bu zavallılar ne diyor! <br />
<br />
***<br />
<br />
  Biz burada sözü "Cemiyet-i Müderrisinden Teâli-i İslâm Cemiyetine" İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996'daki ilmi tesbitlere havale ediyoruz... Tıklayın...<br />
http://www.ittihad.com.tr/downloads/ctta.doc<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
kaynak::http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=17&Itemid=30]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=67</link>
			<pubDate>Sat, 29 Aug 2009 23:52:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=67</guid>
			<description><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI:TANRININ ZERRELERİ<br />
<br />
MUKADDİME:<br />
<br />
BU KONU HAKKINDA derinlemesine bir çalışma yapmayı niyet ettim.Bunun nedeni özellikle dinsiz kesimin Befiüzzzmanın İşaretül İcaz ve Lemalar da kullandığı ESİR maddesi lafzının çok tenkide uğraması bilhassa dinsizler tarafından aleyhte imiş gibi gösterilmeye çalışılmasıdır.<br />
<br />
Halbuki olay tam tersidir.Yani esir bahsi ve Bediüzzamanın bu konuda 1916 yıllarında birinci dünya savaşı sırasında kaleme aldığı İşaretül İcaz kitabında geçen esir bugün 8 milyar dolara harcanarak CERN de bulunmaya çalışılıyor<br />
<br />
Bediüzzman Bİr Kez Daha DOğru Söylemiş MAAŞALLAH-BAREKALLAH <br />
<br />
Bu yazı dizisi İnşallah Bu konuda bu güne kadar olan bilgilerin bir derlemesi olacak<br />
<br />
ÖZETLE BU BAŞLIKTA NE BULACAKSINIZ?<br />
1-ESİR NEDİR? ESİR MADDESİ FİKRİ İLK NEZAMAN ORTAYA ATILMIŞ?<br />
<br />
2-BEDİÜZZAMAN ESİR MADDESİ HAKKINDA NE DİYOR. RİSALE-İ NURDA ESİR MADDESİ NASIL TARİF EDİLİYOR VE DEĞERLENDİRİLİYOR?<br />
<br />
3-GÜNÜMÜZDE 2009 YILI İTİBARİYLE ESİR MADDESİ KONUSUNDA SON DURUM NEDİR? MODERN FİZİK VE DENEYLER NE AŞAMADA?<br />
<br />
4-BEDİÜZZMANIN ESİR YORUMUYLA GÜNÜMÜZÜN ESİR BULGULARI PARELELLİK GÖSTERDİ Mİ?<br />
<br />
5-SON SÖZ SONUÇ NEDİR?<br />
<br />
BAŞLIYORUZ >><br />
<br />
(AHMETBAHA 8.2009: ahmetbaha@gmail.com)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI:TANRININ ZERRELERİ<br />
<br />
MUKADDİME:<br />
<br />
BU KONU HAKKINDA derinlemesine bir çalışma yapmayı niyet ettim.Bunun nedeni özellikle dinsiz kesimin Befiüzzzmanın İşaretül İcaz ve Lemalar da kullandığı ESİR maddesi lafzının çok tenkide uğraması bilhassa dinsizler tarafından aleyhte imiş gibi gösterilmeye çalışılmasıdır.<br />
<br />
Halbuki olay tam tersidir.Yani esir bahsi ve Bediüzzamanın bu konuda 1916 yıllarında birinci dünya savaşı sırasında kaleme aldığı İşaretül İcaz kitabında geçen esir bugün 8 milyar dolara harcanarak CERN de bulunmaya çalışılıyor<br />
<br />
Bediüzzman Bİr Kez Daha DOğru Söylemiş MAAŞALLAH-BAREKALLAH <br />
<br />
Bu yazı dizisi İnşallah Bu konuda bu güne kadar olan bilgilerin bir derlemesi olacak<br />
<br />
ÖZETLE BU BAŞLIKTA NE BULACAKSINIZ?<br />
1-ESİR NEDİR? ESİR MADDESİ FİKRİ İLK NEZAMAN ORTAYA ATILMIŞ?<br />
<br />
2-BEDİÜZZAMAN ESİR MADDESİ HAKKINDA NE DİYOR. RİSALE-İ NURDA ESİR MADDESİ NASIL TARİF EDİLİYOR VE DEĞERLENDİRİLİYOR?<br />
<br />
3-GÜNÜMÜZDE 2009 YILI İTİBARİYLE ESİR MADDESİ KONUSUNDA SON DURUM NEDİR? MODERN FİZİK VE DENEYLER NE AŞAMADA?<br />
<br />
4-BEDİÜZZMANIN ESİR YORUMUYLA GÜNÜMÜZÜN ESİR BULGULARI PARELELLİK GÖSTERDİ Mİ?<br />
<br />
5-SON SÖZ SONUÇ NEDİR?<br />
<br />
BAŞLIYORUZ >><br />
<br />
(AHMETBAHA 8.2009: ahmetbaha@gmail.com)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ateizmin içyüzü nedir?]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=66</link>
			<pubDate>Thu, 27 Aug 2009 01:15:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=66</guid>
			<description><![CDATA[Bir çok ateist ateistliğinin ne olduğunu farkında bile değildir işte ateistliğinizin içyüzü budur:<br />
Küfür ve dalâlet 2 kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, iman hükümlerini  inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. <br />
Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir(yokluktur), bir adem-i kabuldür (KABULUN YOKLUĞU). <br />
<br />
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. <br />
Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.<br />
Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. <br />
Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. <br />
Belki  kabul-ü ademdir (YOKLUĞU KABUL EDİP ONA İMAN ETMEK).<br />
Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.<br />
<br />
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, <br />
zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î ispat edildiği gibi, <br />
o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.<br />
<br />
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?<br />
<br />
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, <br />
düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, <br />
çıkmak istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.<br />
<br />
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. <br />
Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, <br />
mevtini bir iEBEDİ YOKLOUŞ ve bir firâk-ı lâyezâlî (sonsuz ayrılık) ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, <br />
gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?<br />
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye (şeytani aldatmaca) ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder.<br />
vesselam<br />
On Üçüncü Lem'a - s.623]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir çok ateist ateistliğinin ne olduğunu farkında bile değildir işte ateistliğinizin içyüzü budur:<br />
Küfür ve dalâlet 2 kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, iman hükümlerini  inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. <br />
Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir(yokluktur), bir adem-i kabuldür (KABULUN YOKLUĞU). <br />
<br />
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. <br />
Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.<br />
Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. <br />
Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. <br />
Belki  kabul-ü ademdir (YOKLUĞU KABUL EDİP ONA İMAN ETMEK).<br />
Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.<br />
<br />
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, <br />
zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î ispat edildiği gibi, <br />
o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.<br />
<br />
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?<br />
<br />
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, <br />
düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, <br />
çıkmak istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.<br />
<br />
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. <br />
Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, <br />
mevtini bir iEBEDİ YOKLOUŞ ve bir firâk-ı lâyezâlî (sonsuz ayrılık) ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, <br />
gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?<br />
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye (şeytani aldatmaca) ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder.<br />
vesselam<br />
On Üçüncü Lem'a - s.623]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GELECEĞE DAİR HABERLER :6.İŞARET:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=65</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 13:14:01 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=65</guid>
			<description><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GAYBİ-GELECEĞE DAİR HABERLER :ALTINCI NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Nakl-i sahih-i kat'î ile, Hazret-i Fatıma'ya (r.a.) ferman etmiş ki: <br />
 "Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.)<br />
<br />
Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:<br />
"Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Â'liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.<br />
deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:<br />
"Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı." Buharî, Ta'bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti'zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta', Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 ...; el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.<br />
<br />
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
Yani, "Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş.<br />
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 229, Tirmizî, Fiten: 44, Menâkıb: 73; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 4:254.)<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, <br />
"İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur." el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü's-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:218.<br />
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
 "Eğer din, Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars'tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi." Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: <br />
deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kureyş'in âlimi yeryüzünün tabakalarını ilimle dolduracaktır." el-Aclûnî, 2:53, 54.Keşfü'l-Hafâ,<br />
deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden birisi fırka-i nâciyedir. 'Onlar kimdir?' dediler. Buyurdu ki: Bana ve Ashabıma tâbi olanlardır." Ebû Dâvud, Sünnet: 1; İbni Mâce, Fiten: 17; Tirmizî, Îmân: 18; Müsned, 2:232, 3:120, 148; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1: 679. <br />
deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecûsîleridir." 4:150; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:85; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Süyûti, el-Fethu'l-Kebîr, 3:23; Müsned, 2:86, 125, 5:406.<br />
deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, İmam-ı Ali'ye (r.a.) demiş: "Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle-hâşâ'ibnullah' dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." <br />
"Onların bir lâkabı vardır ki, onlara Rafizî denir." Müsned, 1:103.<br />
demiş. "Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara 'Nâsibe' denilir."<br />
<br />
Eğer denilse: "Âl-i Beyte muhabbeti Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"<br />
<br />
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.<br />
<br />
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.<br />
<br />
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.<br />
<br />
İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş<br />
Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 10:232, 237.<br />
Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış.<br />
Buharî, Cihad: 102,143, el-Mağâzî: 38; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 34, 35; Müsned, 2:484, 5:333; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 4:205<br />
Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesira, 118; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:189-190; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:365.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Müslümanlardan aynı dâvâya sahip iki büyük topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." Müslim, Fiten: 4; İbni Hibban, Sahih, 8:259; Ali el-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Elbânî, Sahihü'l-Câmî, 6:174, no. 7294.<br />
diye, Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek." Sonra, Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü'l-Âs dedi ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz."<br />
(Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü'l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 23:142.)<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez." Haber vermiş; öyle de olmuş.<br />
(Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.)<br />
<br />
Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki:<br />
"İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:<br />
"Yâ Ömer! Gün gelir, bu adam seni sevindirecek bir duruma gelir." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; el-Askalânî, el-İsâbe, 2:93-94; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:282.<br />
diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.<br />
<br />
Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:<br />
"Kisrânın iki bileziğini giyeceksin." Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya giydirdiAli el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115. Dedi:<br />
"Bu iki bileziği Kisrâ'dan alıp Sürâka'ya giydiren Allah'a hamd olsun." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344.<br />
ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak." Haber vermiş; hem öyle olmuş.<br />
Buharî, İmân: 31; Müslim, Fiten: 76; Tirmizî, Fiten: 41; Müsned, 2:233, 240, 5:92, 99; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1: 337; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 6:462, 663.<br />
<br />
Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü." O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz'dur.<br />
Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 211; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 1427.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz." Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celb etti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.<br />
Buharî, Cihad: 141, Tefsir: 60:1, Meğâzî: 46; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 161; Ebû Dâvud, Cihad: 98; Tirmizî, 60:1; Müsned, 1:79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:301; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Allah'ın bir iti onu yiyecek." el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:139; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:664 <br />
diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular. Attab dedi: <br />
"Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi." Hâris dedi ki:<br />
"Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti. <br />
Ebu Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek.<br />
"Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular.<br />
el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:219, 220; el-Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4366; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 3:409-410; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 2:413.<br />
<br />
<br />
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mucizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor. Her ne ise, sadede dönüyoruz.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş:<br />
"Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın."<br />
Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343, Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:206, 207; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:85.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş:<br />
"Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz." Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.<br />
Buharî, Tıb: 47, 49, 50; Edeb: 56; Daavât: 57; Bedü'l-Halk: 11; Müslim, Selâm: 43; İbni Mâce, Tıb: 45; Müsned, 6:57, 63, 96; Ali el-Kari, Şerü'ş-Şifâ, 1:706; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, (tahkik: el-Elbânî), 3:174, no. 5893.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: <br />
"Birinizin dişi, Cehennemde Uhud Dağından daha büyük olacaktır." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 4:342, el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:203; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:289-290, 8:290; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:103.<br />
diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi:<br />
"O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi."<br />
İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:298.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. dedi:<br />
"Safvan ile maceranız budur." elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342, 343; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:286-287, 8:284-286; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:313<br />
<br />
<br />
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde kat'îdir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim-ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyan edilmiştir.<br />
<br />
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir adamdı" deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mucize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:<br />
bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.<br />
"Onu yabânî öküz avlarken bulacaksın." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 5:538-539; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:30.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler." Haber vermiş. Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:345; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 720; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:706; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:96-97; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:371.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile,<br />
"Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak" ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.<br />
Buharî, Tıb: 30, Hıyel: 13; Müslim, Selâm: 98, 100; Muvatta', Medine: 22, 24; Müsned, 4:195-196; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:383; Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:477-478.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra (el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:268, no. 7736; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433)  ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 10:102; Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433) ve Türkler (Buharî, Cihad:95 Müslim, Fiten: 64-66, Tirmizî Fiten:37 ve İbni Mâce Fiten: 36.) ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara, Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:<br />
"İçinizde Arap olmayan milletlerin çoğalacağı günler yakındır. Onlar sizin malınızı ve herşeyinizi gözünüz önünde yiyecekler ve ensenize tokat indirecekler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:341; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:194; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:692; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 7:310; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; Müsned, 2:288, 296, 304, 324, 377, 520, 4:66, 5:38.<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetimin helâki, Kureyş'in sefihlerinin elleriyle olacak." Buharî, Menâkıb: 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:479, 527, 572; Müsned, 2:288, 296, 301, 304, 324, 377, 520, 536, 4:66, 5:38; İbni Hibban, Sahih, 8:215, 252.<br />
diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.<br />
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş.<br />
Buharî, Menâkıb: 25, Meğâzi: 70, Ta'bîr: 40; Müslim, Rüyâ: 21, 22; Tirmizî, Rüyâ: 10; Müsned, 2:319; Beyhâkî, Delâliü'n-Nübüvve: 5:334-3366:358, 360, 524.<br />
<br />
<br />
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki:<br />
"Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim." Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
Buharî, Meğâzî: 29; Müsned, 4:262, 6:394; İbni Hibban, Sahih, 6:272.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki: <br />
"Allah bir kulunu serbest bıraktı. O da, Allah katındakini seçti." Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr: 45; Salât: 80, Fedâilü's-Sahâbe: 3; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 2; Tirmizî, Menâkıb: 15; Ebû Dâvud, Mukaddime: 14; Müsned, 3:18, 478, 4:211, 5:139; İbni Hibban, Sahih, 8:200, 9:58<br />
diye vefatını haber vermiş.<br />
<br />
Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmiş ki: <br />
"Onun bir uzvu kendisinden önce Cennete gider." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:91, no. 4047.<br />
Zeyd'den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.<br />
<br />
İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mucizâtından birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ân'ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki, ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir burhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.<br />
<br />
YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Mucizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir.>>>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GAYBİ-GELECEĞE DAİR HABERLER :ALTINCI NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Nakl-i sahih-i kat'î ile, Hazret-i Fatıma'ya (r.a.) ferman etmiş ki: <br />
 "Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.)<br />
<br />
Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:<br />
"Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Â'liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.<br />
deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:<br />
"Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı." Buharî, Ta'bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti'zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta', Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 ...; el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.<br />
<br />
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
Yani, "Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş.<br />
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 229, Tirmizî, Fiten: 44, Menâkıb: 73; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 4:254.)<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, <br />
"İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur." el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü's-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:218.<br />
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
 "Eğer din, Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars'tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi." Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: <br />
deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kureyş'in âlimi yeryüzünün tabakalarını ilimle dolduracaktır." el-Aclûnî, 2:53, 54.Keşfü'l-Hafâ,<br />
deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden birisi fırka-i nâciyedir. 'Onlar kimdir?' dediler. Buyurdu ki: Bana ve Ashabıma tâbi olanlardır." Ebû Dâvud, Sünnet: 1; İbni Mâce, Fiten: 17; Tirmizî, Îmân: 18; Müsned, 2:232, 3:120, 148; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1: 679. <br />
deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecûsîleridir." 4:150; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:85; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Süyûti, el-Fethu'l-Kebîr, 3:23; Müsned, 2:86, 125, 5:406.<br />
deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, İmam-ı Ali'ye (r.a.) demiş: "Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle-hâşâ'ibnullah' dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." <br />
"Onların bir lâkabı vardır ki, onlara Rafizî denir." Müsned, 1:103.<br />
demiş. "Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara 'Nâsibe' denilir."<br />
<br />
Eğer denilse: "Âl-i Beyte muhabbeti Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"<br />
<br />
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.<br />
<br />
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.<br />
<br />
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.<br />
<br />
İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş<br />
Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 10:232, 237.<br />
Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış.<br />
Buharî, Cihad: 102,143, el-Mağâzî: 38; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 34, 35; Müsned, 2:484, 5:333; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 4:205<br />
Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesira, 118; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:189-190; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:365.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Müslümanlardan aynı dâvâya sahip iki büyük topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." Müslim, Fiten: 4; İbni Hibban, Sahih, 8:259; Ali el-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Elbânî, Sahihü'l-Câmî, 6:174, no. 7294.<br />
diye, Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek." Sonra, Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü'l-Âs dedi ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz."<br />
(Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü'l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 23:142.)<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez." Haber vermiş; öyle de olmuş.<br />
(Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.)<br />
<br />
Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki:<br />
"İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:<br />
"Yâ Ömer! Gün gelir, bu adam seni sevindirecek bir duruma gelir." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; el-Askalânî, el-İsâbe, 2:93-94; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:282.<br />
diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.<br />
<br />
Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:<br />
"Kisrânın iki bileziğini giyeceksin." Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya giydirdiAli el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115. Dedi:<br />
"Bu iki bileziği Kisrâ'dan alıp Sürâka'ya giydiren Allah'a hamd olsun." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344.<br />
ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak." Haber vermiş; hem öyle olmuş.<br />
Buharî, İmân: 31; Müslim, Fiten: 76; Tirmizî, Fiten: 41; Müsned, 2:233, 240, 5:92, 99; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1: 337; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 6:462, 663.<br />
<br />
Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü." O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz'dur.<br />
Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 211; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 1427.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz." Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celb etti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.<br />
Buharî, Cihad: 141, Tefsir: 60:1, Meğâzî: 46; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 161; Ebû Dâvud, Cihad: 98; Tirmizî, 60:1; Müsned, 1:79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:301; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Allah'ın bir iti onu yiyecek." el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:139; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:664 <br />
diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular. Attab dedi: <br />
"Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi." Hâris dedi ki:<br />
"Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti. <br />
Ebu Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek.<br />
"Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular.<br />
el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:219, 220; el-Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4366; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 3:409-410; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 2:413.<br />
<br />
<br />
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mucizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor. Her ne ise, sadede dönüyoruz.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş:<br />
"Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın."<br />
Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343, Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:206, 207; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:85.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş:<br />
"Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz." Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.<br />
Buharî, Tıb: 47, 49, 50; Edeb: 56; Daavât: 57; Bedü'l-Halk: 11; Müslim, Selâm: 43; İbni Mâce, Tıb: 45; Müsned, 6:57, 63, 96; Ali el-Kari, Şerü'ş-Şifâ, 1:706; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, (tahkik: el-Elbânî), 3:174, no. 5893.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: <br />
"Birinizin dişi, Cehennemde Uhud Dağından daha büyük olacaktır." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 4:342, el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:203; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:289-290, 8:290; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:103.<br />
diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi:<br />
"O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi."<br />
İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:298.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. dedi:<br />
"Safvan ile maceranız budur." elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342, 343; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:286-287, 8:284-286; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:313<br />
<br />
<br />
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde kat'îdir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim-ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyan edilmiştir.<br />
<br />
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir adamdı" deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mucize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:<br />
bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.<br />
"Onu yabânî öküz avlarken bulacaksın." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 5:538-539; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:30.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler." Haber vermiş. Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:345; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 720; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:706; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:96-97; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:371.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile,<br />
"Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak" ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.<br />
Buharî, Tıb: 30, Hıyel: 13; Müslim, Selâm: 98, 100; Muvatta', Medine: 22, 24; Müsned, 4:195-196; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:383; Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:477-478.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra (el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:268, no. 7736; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433)  ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 10:102; Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433) ve Türkler (Buharî, Cihad:95 Müslim, Fiten: 64-66, Tirmizî Fiten:37 ve İbni Mâce Fiten: 36.) ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara, Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:<br />
"İçinizde Arap olmayan milletlerin çoğalacağı günler yakındır. Onlar sizin malınızı ve herşeyinizi gözünüz önünde yiyecekler ve ensenize tokat indirecekler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:341; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:194; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:692; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 7:310; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; Müsned, 2:288, 296, 304, 324, 377, 520, 4:66, 5:38.<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetimin helâki, Kureyş'in sefihlerinin elleriyle olacak." Buharî, Menâkıb: 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:479, 527, 572; Müsned, 2:288, 296, 301, 304, 324, 377, 520, 536, 4:66, 5:38; İbni Hibban, Sahih, 8:215, 252.<br />
diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.<br />
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş.<br />
Buharî, Menâkıb: 25, Meğâzi: 70, Ta'bîr: 40; Müslim, Rüyâ: 21, 22; Tirmizî, Rüyâ: 10; Müsned, 2:319; Beyhâkî, Delâliü'n-Nübüvve: 5:334-3366:358, 360, 524.<br />
<br />
<br />
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki:<br />
"Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim." Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
Buharî, Meğâzî: 29; Müsned, 4:262, 6:394; İbni Hibban, Sahih, 6:272.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki: <br />
"Allah bir kulunu serbest bıraktı. O da, Allah katındakini seçti." Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr: 45; Salât: 80, Fedâilü's-Sahâbe: 3; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 2; Tirmizî, Menâkıb: 15; Ebû Dâvud, Mukaddime: 14; Müsned, 3:18, 478, 4:211, 5:139; İbni Hibban, Sahih, 8:200, 9:58<br />
diye vefatını haber vermiş.<br />
<br />
Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmiş ki: <br />
"Onun bir uzvu kendisinden önce Cennete gider." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:91, no. 4047.<br />
Zeyd'den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.<br />
<br />
İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mucizâtından birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ân'ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki, ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir burhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.<br />
<br />
YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Mucizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir.>>>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19.MEKTUP MUCİZAT-I AHMEDİYE:5.NÜKTELİ İŞARET:Umur-u gaybiyeye dair hadislerin birkaç]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=64</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 10:03:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=64</guid>
			<description><![CDATA[....DEVAMI:BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Umur-u gaybiyeye dair hadislerin birkaç misalini zikrederiz.<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahihle ve mütevatir bir derecede bize vasıl olmuş ki, minber üstünde, cemaat-i Sahabe içinde ferman etmiş ki: <br />
"Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır." Buharî, Fiten: 20; Sulh: 9; Fedâilu Ashâbi'n-Nebî: 22; Menâkıb: 25; Dârîmî, Sünnet: 12; Tirmizî, Menâkıb: 25; Nesâî, Cum'a: 27; Müsned, 5:38, 44, 49, 51.<br />
<br />
İşte, kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (r.a.) ile musalâha edip, cedd-i emcedinin mucize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i Ali'ye demiş: <br />
"Sen, biatını bozan, hak ve adaletten sapan ve dinden çıkan kimselerle savaşacaksın." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:139, 140; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7:138; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:414.<br />
<br />
Hem vak'a-i Cemel, hem vak'a-i Sıffin, hem vak'a-i Havâriç hadiselerini haber vermiş.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali (r.a.) Hazret-i Zübeyir ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek. Fakat haksızdır."(İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:366, 367; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifâ, 1:686, 687.)<br />
<br />
Hem ezvâc-ı tâhirâtına demiş: "İçinizden birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek."(el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 13:45.)<br />
<br />
"Sana Hav'eb köpekleri havlayacak." Müsned, 6:52, 97; İbni Hibban, Sahih, 8:258, no: 6697; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:120.<br />
<br />
İşte şu sahih, kat'î hadisler, otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Aişe ve Zübeyir ve Talha'ya karşı vak'a-i Cemel'de; ve Muaviye'ye karşı Sıffin'de; ve Havârice karşı Harûra'da ve Nehruvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali'ye, "senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" (el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:113; Müsned, 1:102, 103, 148, 156.) ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman ibni Mülcemü'l-Hâricîdir.<br />
<br />
Hem Hâricîlerin içinde "Züssedye" denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş, Hazret-i Ali onu hakkaniyetine hüccet göstermiş, hem mucize-i Nebeviyeyi ilân etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25; Edeb: 95; İstitâbe: 7; Müslim, Zekât: 148, 156, 157; Ebû Dâvud, Sünnet: 28; Müsned, 3:56, 65.)<br />
<br />
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümmü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihiyle haber vermiş ki, "Hazret-i Hüseyin, Taff,1 yani Kerbelâ'da katledilecektir." Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz vukua gelip o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra yani katle ve belâya ve nefye maruz kalacaklar."2 Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.<br />
<br />
Şu makamda bir mühim sual vardır ki, denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilâfete liyakati olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma karabeti ve harikulâde cesaret ve ilmiyle beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?"<br />
<br />
Elcevap: Âl-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (r.a.) hilâfetini arzu etmiş. Fakat gaipten ona bildirilmiş ki, murad-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlâhîye tâbi olmuş."<br />
<br />
Murad-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:<br />
<br />
Vefat-ı Nebevîden sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler, eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilâfeti zamanında zuhura gelen hâdisâtın şehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümâşatsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaati itibarıyla, çok zatlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak kaviyen muhtemeldi.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali'nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisâtın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, "Ben Kur'ân'ın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin."3<br />
<br />
Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki, karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyti gördükleri için, onlara karşı muvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, ister istemez, Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvipleriyle, etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak muhtemeldi.<br />
<br />
Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı."<br />
<br />
Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler.<br />
<br />
İşte, bak: Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur'âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.<br />
<br />
Eğer denilse: "Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve veçh-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler."<br />
<br />
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'ân'ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.<br />
<br />
Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'ân'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı. Şimdi sadede geliyoruz.<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın umur-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz.<br />
<br />
İşte, başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu mânen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.<br />
<br />
İşte, nakl-i sahih-i kat'î ile, Ashabına haber vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke,4 hem feth-i Hayber,5 hem feth-i Tam, hem feth-i Irak,6 hem feth-i İran, hem feth-i Beytü'l-Makdise7 muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz."8 Haber vermiş. Hem "Tahminim böyle" veya "Zannederim" dememiş. Belki, görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, çok defa ferman etmiş:<br />
"Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer'in yolu üzere gidin." 9.<br />
 deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlâhî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
...10. deyip, "Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, gazâ-i Bedir'den evvel ferman etmiş:<br />
Hadis-i bilmânâdır. <br />
Meâli: "Burası Ebû Cehil'in katledileceği yer, burası Utbe'nin katledileceği yer, burası Ümeyye'nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir." 11.<br />
deyip, müşrik-i Kureyş'in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy ibni Halef'i öldüreceğim."12 Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, bir ay uzak mesafede, Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden Sahabelerini görür gibi ferman etmiş:<br />
"Sancağı Zeyd aldı ve vuruldu. Sonra Câfer aldı, o da vuruldu. Sonra İbni Revâha aldı, o da vuruldu.. Ve sonra onu, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı..."13.<br />
deyip, birer birer hâdisâtı Ashabına haber vermiş. İki üç hafta sonra Ya'le ibni Münebbih meydan-ı harpten geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (a.s.m.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya'le kasem etti: "Dediğin gibi, aynen öyle oldu."14.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." Müsned, 5:220, 221. "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." 15.<br />
<br />
deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Osman Mushaf okurken şehid edilecek." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:103. "Muhakkak ki Cenab-ı Hak Osman'a halife gömleğini giydirecektir; fakat onlar bu gömleği çıkartmak isteyecekler." 16.<br />
<br />
deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak, Kur'ân okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, hacamat edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:<br />
"Senin yüzünden insanların, insanlar yüzünden de senin vay haline!" 17.<br />
<br />
deyip, harika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hadiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah ibni Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke'de ilân ederek kahramanâne çok müsademe etmiş. Nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir orduyla üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Emeviye devletinin zuhurunu18 ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid19 ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini, "Başa geçtiğin zaman affedici ol ve âdil davran." 20. <br />
<br />
fermanıyla rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviyeden sonra<br />
 "Abbas'ın oğlu siyah bayraklarla zuhur eder ve uzun müddet saltanat sürerler." 21.<br />
<br />
deyip, devlet-i Abbasiyenin zuhurunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!"22. deyip, <br />
Cengiz ve Hülâgû'nun dehşetli fitnelerini ve Arap devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Sa'd ibni Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:<br />
"Ola ki sen daha çok yaşayasın; tâ ki, bir kısım milletler senden faydalanır, bir kısmı da zarar görürler..." 23. <br />
<br />
deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harap olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, devlet-i İraniyeyi zirüzeber etti, çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete girmelerine sebep oldu.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, imana gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün Ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış.24. <br />
Bir hafta sonra cevap geldi ki, aynı günde vefat etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Ciharyâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira Dağının başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:<br />
"Sâkin ol! Zira senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki de şehid vardır." (Buharî, Fedailü's-Sahâbe:5,7; Ebû Dâvud, Sünnet, 8;Tirmizî, Menakıb: 17, 18; Müsned, 3:112, 5:331; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 451.)<br />
deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Şimdi, ey bedbaht, kalbsiz, biçare adam! "Muhammed-i Arabî akıllı bir adamdı" diye o şems-i hakikate karşı gözünü yuman biçare insan! On beş envâ-ı külliye-i mucizâtından birtek nev'i olan umur-u gaybiyeden, on beş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Mânevî tevatür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhi-i âzam" denilir ki, ferasetiyle istikbali keşfediyor. Binaenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhi-i âzam derecesinde bir dehâ-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı âzam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin alâmetidir.<br />
<br />
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET>>><br />
----------<br />
DİPNOT:<br />
1 el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:188;Müsned, 6:294.<br />
2 İbni Mâce, Fiten: 34.<br />
3 el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:244; Müsned, 3:31, 33, 82; İbni Hibban, Sahih, 9:46, no. 6898. <br />
4 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ 1:678, 679.<br />
5 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:679.<br />
6 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:678.<br />
7 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:678, 679. <br />
8 Buharî, Cihad:157, Menâkıb:25, İman: 3; Müslim, Fiten: 75, 76; Tirmizî, Fiten: 41.<br />
9 "Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer'in yolu üzere gidin." Tirmizî, Menâkıb: 16, 37; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 5:382, 385, 399, 402.<br />
10 Müslim, Fiten: 19, 20; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 14; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 4:123, 278, 284.<br />
11 Hadis-i bilmânâdır. Meâli: "Burası Ebû Cehil'in katledileceği yer, burası Utbe'nin katledileceği yer, burası Ümeyye'nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir." Müslim, Cihad: 83, Cennet: 76; Ebû Dâvud, Cihad: 115; Nesâi, Cenâiz: 117; Müsned, 1:26, 3:219, 258.<br />
12 el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:327.<br />
13 "Sancağı Zeyd aldı ve vuruldu. Sonra Câfer aldı, o da vuruldu. Sonra İbni Revâha aldı, o da vuruldu.. Ve sonra onu, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı..." Buharî, Mağâzî: 44; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:298.<br />
14 el-Hafacî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:210; İbnü'l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavûd), 3:385.<br />
15 "Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." Müsned, 5:220, 221. "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.<br />
16 "Osman Mushaf okurken şehid edilecek." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:103. "Muhakkak ki Cenab-ı Hak Osman'a halife gömleğini giydirecektir; fakat onlar bu gömleği çıkartmak isteyecekler." Bkz. el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:100. <br />
17 "Senin yüzünden insanların, insanlar yüzünden de senin vay haline!" el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:21; el-Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, 2708; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:554.<br />
18 Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Ali el-Karî, 1:683; el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 1:179.<br />
19 el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4528; el-Albânî, Sahihu'l-Câmi'i's-Sağîr, no. 2579; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, no. 1749. <br />
20 "Başa geçtiğin zaman affedici ol ve âdil davran." el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 5:186; İbni Hacer, el-Metâlibü'l-Â'liye (tahkik: Abdurrahman el-A'zamî), no. 4085.<br />
21 "Abbas'ın oğlu siyah bayraklarla zuhur eder ve uzun müddet saltanat sürerler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Müsned, 3:216-218; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:326.<br />
22 "Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!" Buharî, Fiten: 4, 28; Müslim, Fiten: 1; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 23; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 2:390, 39; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:108, 4:439, 483.<br />
23 "Ola ki sen daha çok yaşayasın; tâ ki, bir kısım milletler senden faydalanır, bir kısmı da zarar görürler..." Buharî, Cenâiz: 36, Menâkıbü'l-Ensâr: 49, Ferâiz: 6; el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:209; A'liyyü'l-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Ebû Naîm, Hilyetü'l-Evliyâ, 1:94.<br />
24 Buharî, Cenâiz: 57, Menâkıbü'l-Ensâr: 38; Müslim, Ferâiz: 14; Ebû Dâvud, Cihad: 133; Büyû': 9; Tirmizî, Cenâiz: 69; Nesâî, Cenâiz: 66, 67; İbni Mâce, Sadakat: 9, 13.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[....DEVAMI:BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Umur-u gaybiyeye dair hadislerin birkaç misalini zikrederiz.<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahihle ve mütevatir bir derecede bize vasıl olmuş ki, minber üstünde, cemaat-i Sahabe içinde ferman etmiş ki: <br />
"Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır." Buharî, Fiten: 20; Sulh: 9; Fedâilu Ashâbi'n-Nebî: 22; Menâkıb: 25; Dârîmî, Sünnet: 12; Tirmizî, Menâkıb: 25; Nesâî, Cum'a: 27; Müsned, 5:38, 44, 49, 51.<br />
<br />
İşte, kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (r.a.) ile musalâha edip, cedd-i emcedinin mucize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i Ali'ye demiş: <br />
"Sen, biatını bozan, hak ve adaletten sapan ve dinden çıkan kimselerle savaşacaksın." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:139, 140; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7:138; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:414.<br />
<br />
Hem vak'a-i Cemel, hem vak'a-i Sıffin, hem vak'a-i Havâriç hadiselerini haber vermiş.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali (r.a.) Hazret-i Zübeyir ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek. Fakat haksızdır."(İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:366, 367; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifâ, 1:686, 687.)<br />
<br />
Hem ezvâc-ı tâhirâtına demiş: "İçinizden birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek."(el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 13:45.)<br />
<br />
"Sana Hav'eb köpekleri havlayacak." Müsned, 6:52, 97; İbni Hibban, Sahih, 8:258, no: 6697; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:120.<br />
<br />
İşte şu sahih, kat'î hadisler, otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Aişe ve Zübeyir ve Talha'ya karşı vak'a-i Cemel'de; ve Muaviye'ye karşı Sıffin'de; ve Havârice karşı Harûra'da ve Nehruvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali'ye, "senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" (el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:113; Müsned, 1:102, 103, 148, 156.) ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman ibni Mülcemü'l-Hâricîdir.<br />
<br />
Hem Hâricîlerin içinde "Züssedye" denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş, Hazret-i Ali onu hakkaniyetine hüccet göstermiş, hem mucize-i Nebeviyeyi ilân etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25; Edeb: 95; İstitâbe: 7; Müslim, Zekât: 148, 156, 157; Ebû Dâvud, Sünnet: 28; Müsned, 3:56, 65.)<br />
<br />
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümmü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihiyle haber vermiş ki, "Hazret-i Hüseyin, Taff,1 yani Kerbelâ'da katledilecektir." Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz vukua gelip o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra yani katle ve belâya ve nefye maruz kalacaklar."2 Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.<br />
<br />
Şu makamda bir mühim sual vardır ki, denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilâfete liyakati olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma karabeti ve harikulâde cesaret ve ilmiyle beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?"<br />
<br />
Elcevap: Âl-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (r.a.) hilâfetini arzu etmiş. Fakat gaipten ona bildirilmiş ki, murad-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlâhîye tâbi olmuş."<br />
<br />
Murad-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:<br />
<br />
Vefat-ı Nebevîden sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler, eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilâfeti zamanında zuhura gelen hâdisâtın şehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümâşatsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaati itibarıyla, çok zatlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak kaviyen muhtemeldi.<br />
<br />
Hem Hazret-i Ali'nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisâtın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, "Ben Kur'ân'ın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin."3<br />
<br />
Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki, karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyti gördükleri için, onlara karşı muvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, ister istemez, Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvipleriyle, etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak muhtemeldi.<br />
<br />
Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı."<br />
<br />
Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler.<br />
<br />
İşte, bak: Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur'âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.<br />
<br />
Eğer denilse: "Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve veçh-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler."<br />
<br />
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'ân'ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.<br />
<br />
Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'ân'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı. Şimdi sadede geliyoruz.<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın umur-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz.<br />
<br />
İşte, başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu mânen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.<br />
<br />
İşte, nakl-i sahih-i kat'î ile, Ashabına haber vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke,4 hem feth-i Hayber,5 hem feth-i Tam, hem feth-i Irak,6 hem feth-i İran, hem feth-i Beytü'l-Makdise7 muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz."8 Haber vermiş. Hem "Tahminim böyle" veya "Zannederim" dememiş. Belki, görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, çok defa ferman etmiş:<br />
"Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer'in yolu üzere gidin." 9.<br />
 deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlâhî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
...10. deyip, "Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, gazâ-i Bedir'den evvel ferman etmiş:<br />
Hadis-i bilmânâdır. <br />
Meâli: "Burası Ebû Cehil'in katledileceği yer, burası Utbe'nin katledileceği yer, burası Ümeyye'nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir." 11.<br />
deyip, müşrik-i Kureyş'in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy ibni Halef'i öldüreceğim."12 Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, bir ay uzak mesafede, Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden Sahabelerini görür gibi ferman etmiş:<br />
"Sancağı Zeyd aldı ve vuruldu. Sonra Câfer aldı, o da vuruldu. Sonra İbni Revâha aldı, o da vuruldu.. Ve sonra onu, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı..."13.<br />
deyip, birer birer hâdisâtı Ashabına haber vermiş. İki üç hafta sonra Ya'le ibni Münebbih meydan-ı harpten geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (a.s.m.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya'le kasem etti: "Dediğin gibi, aynen öyle oldu."14.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." Müsned, 5:220, 221. "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." 15.<br />
<br />
deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Osman Mushaf okurken şehid edilecek." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:103. "Muhakkak ki Cenab-ı Hak Osman'a halife gömleğini giydirecektir; fakat onlar bu gömleği çıkartmak isteyecekler." 16.<br />
<br />
deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak, Kur'ân okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, hacamat edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:<br />
"Senin yüzünden insanların, insanlar yüzünden de senin vay haline!" 17.<br />
<br />
deyip, harika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hadiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah ibni Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke'de ilân ederek kahramanâne çok müsademe etmiş. Nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir orduyla üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Emeviye devletinin zuhurunu18 ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid19 ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini, "Başa geçtiğin zaman affedici ol ve âdil davran." 20. <br />
<br />
fermanıyla rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviyeden sonra<br />
 "Abbas'ın oğlu siyah bayraklarla zuhur eder ve uzun müddet saltanat sürerler." 21.<br />
<br />
deyip, devlet-i Abbasiyenin zuhurunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş:<br />
"Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!"22. deyip, <br />
Cengiz ve Hülâgû'nun dehşetli fitnelerini ve Arap devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Sa'd ibni Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:<br />
"Ola ki sen daha çok yaşayasın; tâ ki, bir kısım milletler senden faydalanır, bir kısmı da zarar görürler..." 23. <br />
<br />
deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harap olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, devlet-i İraniyeyi zirüzeber etti, çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete girmelerine sebep oldu.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, imana gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün Ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış.24. <br />
Bir hafta sonra cevap geldi ki, aynı günde vefat etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Ciharyâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira Dağının başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:<br />
"Sâkin ol! Zira senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki de şehid vardır." (Buharî, Fedailü's-Sahâbe:5,7; Ebû Dâvud, Sünnet, 8;Tirmizî, Menakıb: 17, 18; Müsned, 3:112, 5:331; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 451.)<br />
deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Şimdi, ey bedbaht, kalbsiz, biçare adam! "Muhammed-i Arabî akıllı bir adamdı" diye o şems-i hakikate karşı gözünü yuman biçare insan! On beş envâ-ı külliye-i mucizâtından birtek nev'i olan umur-u gaybiyeden, on beş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Mânevî tevatür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhi-i âzam" denilir ki, ferasetiyle istikbali keşfediyor. Binaenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhi-i âzam derecesinde bir dehâ-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı âzam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin alâmetidir.<br />
<br />
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET>>><br />
----------<br />
DİPNOT:<br />
1 el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:188;Müsned, 6:294.<br />
2 İbni Mâce, Fiten: 34.<br />
3 el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:244; Müsned, 3:31, 33, 82; İbni Hibban, Sahih, 9:46, no. 6898. <br />
4 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ 1:678, 679.<br />
5 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:679.<br />
6 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:678.<br />
7 Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:678, 679. <br />
8 Buharî, Cihad:157, Menâkıb:25, İman: 3; Müslim, Fiten: 75, 76; Tirmizî, Fiten: 41.<br />
9 "Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer'in yolu üzere gidin." Tirmizî, Menâkıb: 16, 37; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 5:382, 385, 399, 402.<br />
10 Müslim, Fiten: 19, 20; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 14; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 4:123, 278, 284.<br />
11 Hadis-i bilmânâdır. Meâli: "Burası Ebû Cehil'in katledileceği yer, burası Utbe'nin katledileceği yer, burası Ümeyye'nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir." Müslim, Cihad: 83, Cennet: 76; Ebû Dâvud, Cihad: 115; Nesâi, Cenâiz: 117; Müsned, 1:26, 3:219, 258.<br />
12 el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:327.<br />
13 "Sancağı Zeyd aldı ve vuruldu. Sonra Câfer aldı, o da vuruldu. Sonra İbni Revâha aldı, o da vuruldu.. Ve sonra onu, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı..." Buharî, Mağâzî: 44; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:298.<br />
14 el-Hafacî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:210; İbnü'l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavûd), 3:385.<br />
15 "Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." Müsned, 5:220, 221. "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.<br />
16 "Osman Mushaf okurken şehid edilecek." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:103. "Muhakkak ki Cenab-ı Hak Osman'a halife gömleğini giydirecektir; fakat onlar bu gömleği çıkartmak isteyecekler." Bkz. el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:100. <br />
17 "Senin yüzünden insanların, insanlar yüzünden de senin vay haline!" el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:21; el-Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, 2708; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:554.<br />
18 Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Ali el-Karî, 1:683; el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 1:179.<br />
19 el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4528; el-Albânî, Sahihu'l-Câmi'i's-Sağîr, no. 2579; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, no. 1749. <br />
20 "Başa geçtiğin zaman affedici ol ve âdil davran." el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 5:186; İbni Hacer, el-Metâlibü'l-Â'liye (tahkik: Abdurrahman el-A'zamî), no. 4085.<br />
21 "Abbas'ın oğlu siyah bayraklarla zuhur eder ve uzun müddet saltanat sürerler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:338; Müsned, 3:216-218; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:326.<br />
22 "Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!" Buharî, Fiten: 4, 28; Müslim, Fiten: 1; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 23; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 2:390, 39; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:108, 4:439, 483.<br />
23 "Ola ki sen daha çok yaşayasın; tâ ki, bir kısım milletler senden faydalanır, bir kısmı da zarar görürler..." Buharî, Cenâiz: 36, Menâkıbü'l-Ensâr: 49, Ferâiz: 6; el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:209; A'liyyü'l-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Ebû Naîm, Hilyetü'l-Evliyâ, 1:94.<br />
24 Buharî, Cenâiz: 57, Menâkıbü'l-Ensâr: 38; Müslim, Ferâiz: 14; Ebû Dâvud, Cihad: 133; Büyû': 9; Tirmizî, Cenâiz: 69; Nesâî, Cenâiz: 66, 67; İbni Mâce, Sadakat: 9, 13.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19.MEKTUP MUCİZAT-I AHMEDİYE:MUKADDİME-2]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 09:32:29 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63</guid>
			<description><![CDATA[Mucizât-ı Ahmediye (a.s.m.)<br />
1:Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
2:"Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür." Fetih Sûresi, 48:28-29.<br />
<br />
ilâ âhir.<br />
<br />
Risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) dair On Dokuzuncu Sözle Otuz Birinci Söz, nübüvvet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) delâil-i kat'iye ile ispat ettiklerinden, ispat cihetini onlara havale edip, yalnız onlara bir tetimme olarak, On Dokuz Nükteli İşaretler ile, o büyük hakikatin bazı lem'alarını göstereceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.<br />
<br />
Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.<br />
<br />
Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak.<br />
<br />
Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev'iyle konuşacaktır.<br />
<br />
Madem insan nev'iyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.<br />
<br />
Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.<br />
<br />
İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir ferman-ı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mucizât-ı bâhireyi göstermiştir.(el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 6:454; Nevevî. Şerhu Sahih-i Müslim, 1:2.) O mucizat, heyet-i mecmuasıyla, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücutları kat'îdir. Kur'ân-ı Hakîmin çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki, o muannid kâfirler dahi mucizâtın vücutlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâlarını kandırmak için-hâşâ-sihir demişler.<br />
<br />
Evet, mucizât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mucize ise, Hâlık-ı Kâinat tarafından, onun dâvâsına bir tasdiktir, sadakte hükmüne geçer. Nasıl ki, sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki, "Padişah beni filân işe memur etmiş." Senden o dâvâya bir delil istenilse, padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse, "Evet" sözünden daha kat'î, daha sağlam, senin dâvânı tasdik eder.<br />
<br />
Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:<br />
<br />
"Ben, şu kâinat Hâlıkının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor."<br />
<br />
Ve hâkezâ, yüzer mucizâtı böyle göstermiştir.<br />
<br />
Şimdi, şu zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti, yalnız mucizâtına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder. Hattâ, meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle, "Şu simada yalan yok; şu yüzde hile olamaz" diyerek imana gelmişler.(Tirmizî, Kıyâme:42; İbni Mâce, İkame:174, Et'ıme: 1; Dârîmî, Salât: 156; İsti'zân: 4; Müsned, 5:451)<br />
<br />
Çendan muhakkıkîn-i ulema, delâil-i nübüvveti ve mucizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüz binler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüz binler yolla yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'ân-ı Hakîmde kırk vech-i i'câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) bin burhanını gösteriyor.<br />
<br />
Hem madem nev-i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüz binler zat, nübüvvet dâvâ edip mucize gösterenler gelip geçmişler.(Müsned, 5:266; Hatib-i Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:122; İbnü'l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd (tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.) Elbette, umumun fevkinde bir kat'iyetle, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) sabittir. Çünkü, İsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ Aleyhisselâm gibi umum resullere nebî dedirten ve risaletlerine medar olan delâil ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuttur.<br />
<br />
Madem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, zât-ı Ahmedîde (a.s.m.) daha mükemmel mevcuttur. Elbette, hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha vâzıh bir kat'iyetle ona sabittir.<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mucizâtı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser envâ-ı kâinattan birer mucizeye mazhardır. Güya, nasıl ki bir padişah-ı zîşânın bir yaver-i ekremi, mütenevvi hediyelerle muhtelif akvâmın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir, kendi taifesi lisanıyla ona hoşâmedî eder, onu alkışlar. Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebedin en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev-i beşere meb'us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikine karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedâyâ-yı mâneviyeyi getirdiği zaman, taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, tâ aydan, güneşten yıldızlara kadar her taife kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer mucizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoşâmedî demiş.<br />
<br />
Şimdi, o mucizâtın umumunu bahsetmek için ciltlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkikîn-i asfiya, delâil-i nübüvvetin tafsilâtına dair çok ciltler yazmışlar. Biz, yalnız icmâlî işaretler nev'inden, o mucizâtın kat'î ve mânevî mütevatir olan küllî envâına işaret ederiz. İşte, nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) delâili, evvelâ iki kısımdır:<br />
<br />
Birisi, "irhasat" denilen, nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhur eden harikulâde hallerdir.<br />
<br />
İkinci kısım, sair delâil-i nübüvvettir.<br />
<br />
İkinci kısım da iki kısımdır: Biri, ondan sonra, fakat nübüvvetini tasdiken zuhura gelen harikalardır. İkincisi, Asr-ı Saadetinde mazhar olduğu harikalardır.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri, zâtında, sîretinde, suretinde, ahlâkında, kemâlinde zâhir olan delâil-i nübüvvettir. İkincisi, âfâkî, haricî şeylerde mazhar olduğu mucizattır.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri mânevî ve Kur'ânîdir. Diğeri maddî ve ekvânîdir.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:<br />
<br />
Biri: Dâvâ-yı nübüvvet vaktinde, ehl-i küfrün inadını kırmak veyahut ehl-i imanın kuvvet-i imanını ziyadeleştirmek için zuhura gelen harikulâde mucizattır. Şakk-ı kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nevi ve herbir nev'i mânevî tevatür derecesinde ve herbir nev'in de çok mükerrer efradı vardır.<br />
<br />
İkinci kısım, istikbalde ihbar ettiği hadiselerdir ki, Cenâb-ı Hakkın talimiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır.<br />
<br />
İşte, biz de şu âhirki kısımdan başlayıp icmâlî bir fihriste göstereceğiz.HAŞİYE(Maatteessüf niyet ettiğim gibi yazamadım. İhtiyarsız olarak nasıl kalbe geldi, öyle yazıldı. Şu taksimattaki tertibi tamamıyla müraat edemedim.) <br />
<br />
DÖRDÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, Allâmü'l-Guyûbun talimiyle haber verdiği umur-u gaybiye, had ve hesaba gelmez. İ'câz-ı Kur'ân'a dair olan Yirmi Beşinci Sözde envâına işaret ve bir derece izah ve ispat ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve enbiya-yı sabıkaya dair ve hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve hakaik-i uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiyelerini Yirmi Beşinci Söze havale edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz. Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve Âl-i Beytin başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dair pek çok ihbârât-ı sadıka-i gaybiyesi kısmından, cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz. Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, Altı Esas, mukaddime olarak beyan edeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir. Fakat her hali, her tavrı harikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü, Cenâb-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mucizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan san'at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp harikulâde olsaydı, bizzat imam olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi.<br />
<br />
Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce, ara sıra mucizâtı gösterirdi. Fakat, sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mucize olmazdı. Çünkü, sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı.<br />
<br />
Câ-yı hayrettir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, mübalâğasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri birtek mucizesiyle veya bir delil-i nübüvvetle veya bir kelâmıyla veya yüzünü görmesiyle, ve hâkezâ, birer alâmetiyle iman getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delâil-i nübüvveti, nakl-i sahihle ve âsâr-ı kat'iye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar.<br />
<br />
İKİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:<br />
<br />
Biri vahy-i sarihîdir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur'ân ve bazı ehâdis-i kudsiye gibi.<br />
<br />
İkinci kısım, vahy-i zımnîdir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder.<br />
Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder, veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.<br />
<br />
İşte, her hadiste, bütün tafsilâtına vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Madem bazı hadiseler mücmel olarak, mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihâta ve müşkülâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünkü, bazı hakikatler var ki, temsille fehme takrib edilir. Nasıl ki, bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevap geldi ki, "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp Cehenneme gitti."(Müslim, Cennet: 31; Müsned, 3:341, 346..) Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın beliğ bir temsille beyan ettiği hadisenin tevilini gösterdi.<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ ESAS: Naklolunan haberler, eğer tevatür suretinde olsa, kat'îdir. Tevatür iki kısımdır:HAŞİYE 1(Şu risalede tevatür lâfzı, Türkçe "şayia" mânâsındaki tevatür değil, belki yakîni ifade eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır) Biri sarih tevatür, biri mânevî tevatürdür.<br />
<br />
Mânevî tevatür de iki kısımdır. Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ, bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hadiseyi haber verse, cemaat onu tekzip etmezse, sükûtla mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hadisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hadisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder.<br />
<br />
İkinci kısım tevatür-ü mânevî şudur ki: Bir hadisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, iki yüz adamı tok etmiş" denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı surette haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder. Fakat umumen, aynı hadisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hadisenin vukuu, mütevatir-i bilmânâdır, kat'îdir. İhtilâf-ı suret ise zarar vermez.<br />
<br />
Hem bazan olur ki, haber-i vahid, bazı şerâit dahilinde tevatür gibi kat'iyeti ifade eder. Hem bazan olur ki, haber-i vahid, haricî emarelerle kat'iyeti ifade eder.<br />
<br />
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan bize naklolunan mucizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı âzamı tevatürledir: ya sarihî, ya mânevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı, çendan haber-i vahidledir. Fakat öyle şerâit dahilinde, nakkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan olduktan sonra, tevatür gibi kat'iyeti ifade etmek lâzım gelir. Evet, muhaddisînin muhakkikîninden "el-hâfız" tabir ettikleri zatlar, lâakal yüz bin hadisi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakî muhaddisler ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri olan ilm-i hadis dâhileri, allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vahid, tevatür kat'iyetinden geri kalmaz.<br />
<br />
Evet, fenn-i hadisin muhakkikleri, nakkadları o derece hadisle hususiyet peydâ etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlisine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesb etmişler ki, yüz hadis içinde bir mevzuu görse, "Mevzudur" der. "Bu hadis olmaz ve Peygamberin sözü değildir" der, reddeder. Sarraf gibi, hadisin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız, İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler, tenkitte ifrat edip, bazı ehâdis-i sahihaya da mevzu demişler. Fakat her mevzu şeyin mânâsı yanlıştır demek değildir; belki "Bu söz hadis değildir" demektir.<br />
<br />
Sual: An'aneli senedin faydası nedir ki, lüzumsuz yerde, malûm bir vakıada, "an filân, an filân" derler?<br />
<br />
Elcevap: Faydaları çoktur. Ezcümle, bir faydası şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dahil olan mevsuk ve hüccetli ve sadık ehl-i hadisin bir nevi icmâını irae eder ve o senette dahil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dahil olan herbir imam, herbir allâme, o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.<br />
<br />
Sual: Neden hâdisât-ı i'câziye, sair zarurî ahkâm-ı şer'iye gibi tevatür suretinde, pek çok tariklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?<br />
<br />
Elcevap: Çünkü ekser ahkâm-ı şer'iyeye, ekser nas, ekser evkatta muhtaçtır. Farz-ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mucizat ise, herkesin herbir mucizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfi gelir. Âdetâ farz-ı kifaye gibi, bir kısım insanlar onları bilse yeter. <br />
<br />
İşte bunun içindir ki, bazı olur, bir mucizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kat'î olduğu halde, onun râvisi bir iki olur, hükmün râvisi on yirmi olur.<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın istikbalden haber verdiği bazı hadiseler, cüz'î birer hadise değil, belki tekerrür eden birer hadise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir. Halbuki o hadisenin müteaddit vecihleri var. Her defa bir veçhini beyan eder. Sonra râvi-i hadis o vecihleri birleştirir. Hilâf-ı vaki gibi görünür.<br />
<br />
Meselâ, Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. Halbuki, Yirmi Dördüncü Sözün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı mânevî raptetmek için Mehdîyi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş. İşte, büyük Mehdîden evvel gelen emsalleri, nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivayetler ihtilâfa düşmüş.<br />
<br />
BEŞİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Belki Cenâb-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Hikmet ve rahmeti ise, umur-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, müphem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur; vukuundan evvel onları bilmek elîmdir. İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel müphem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi perde-i gaybda kalmış.<br />
<br />
İşte, hikmet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye böyle iktiza ettiği için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ve ashabına karşı şedit şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevîden sonra âl ve ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müthiş hâdisâtı umumiyetle ve tafsilâtıyla göstermemek,HAŞİYE 2(Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma, Aişe-i Sıddıkaya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, vak'a-i Cemel hadisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine delil ise, ezvâc-ı tâhirâta ferman etmiş ki: "Keşke bilseydim, hanginiz o vak'ada bulunacak." Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (r.a.) ferman etmiş: Seninle Aişe beyninde bir hadise olsa...  ["Ona şefkatle muamele et ve onu selâmetle yerine götür." Müsned, 6:393; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:410; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7:234.]) mukteza-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için, mühim hâdisâtı-fakat dehşetli bir surette değil-ona talim etmiş, o da ihbar etmiş.<br />
<br />
Hem güzel hadiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsille bildirmiş, o da haber vermiş. Onun haberlerini de, en yüksek bir derece-i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve<br />
<br />
"Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın." Buharî, İlim: 38, Cenâiz: 33, Enbiyâ: 50, Edeb: 109; Müslim, Zühd: 72; Ebû Dâvud, İlim: 4; Tirmizî, Fiten: 70, İlim: 8, 13; Tefsir: 1; Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 4; Dârimî, Mukaddime: 25, 46; Müsned, 1:70, 78, 2:159, 171, 3:13, 44, 4:47, 100, 5:292.<br />
<br />
<br />
hadisindeki tehditten şiddetle korkan ve<br />
<br />
"Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?" Zümer Sûresi, 39:32.<br />
<br />
<br />
âyetindeki şiddetli tehditten şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.<br />
<br />
ALTINCI ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ahval ve evsâfı, siyer ve tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki, o zât-ı mübarekin şahs-ı mânevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki, siyer ve tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünkü, es-sebebü ke'l-fâil sırrınca, hergün, hattâ şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidatla mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor.<br />
<br />
Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın tercümanı ve sevgilisi olan o zât-ı mübarekin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir'de yanında bulunan(Buharî, Mağâzi: 11; Ahmedü'l-Bennâ es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 21:26.) bir zât-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, birtek şahit olan Huzeyme'yi şahit göstermekle (Ebû Dâvud, Akdıye: 20; Müsned, 5:215.) görünen etvârı içinde sığışmaz.<br />
<br />
İşte, yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsâf-ı âliye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. Şu sırrı izah için şu temsili dinle:<br />
<br />
Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü eder, büyür.<br />
<br />
Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra, tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir.<br />
<br />
Timdi, o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi, küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten büyük ve âli sıfatları ve keyfiyetleri var.<br />
<br />
Şimdi, o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla raptedip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin-tâ işittiği evsâfı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa, "Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım" ve "Şu yumurta, cevv-i âsumanda kuşların sultanıdır" dese, tekzip ve inkâra sapacak.<br />
<br />
İşte, bunun gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne koşup giden zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.391<br />
<br />
BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET >> devamı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mucizât-ı Ahmediye (a.s.m.)<br />
1:Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
2:"Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür." Fetih Sûresi, 48:28-29.<br />
<br />
ilâ âhir.<br />
<br />
Risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) dair On Dokuzuncu Sözle Otuz Birinci Söz, nübüvvet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) delâil-i kat'iye ile ispat ettiklerinden, ispat cihetini onlara havale edip, yalnız onlara bir tetimme olarak, On Dokuz Nükteli İşaretler ile, o büyük hakikatin bazı lem'alarını göstereceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.<br />
<br />
Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.<br />
<br />
Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak.<br />
<br />
Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev'iyle konuşacaktır.<br />
<br />
Madem insan nev'iyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.<br />
<br />
Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.<br />
<br />
İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir ferman-ı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mucizât-ı bâhireyi göstermiştir.(el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 6:454; Nevevî. Şerhu Sahih-i Müslim, 1:2.) O mucizat, heyet-i mecmuasıyla, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücutları kat'îdir. Kur'ân-ı Hakîmin çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki, o muannid kâfirler dahi mucizâtın vücutlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâlarını kandırmak için-hâşâ-sihir demişler.<br />
<br />
Evet, mucizât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mucize ise, Hâlık-ı Kâinat tarafından, onun dâvâsına bir tasdiktir, sadakte hükmüne geçer. Nasıl ki, sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki, "Padişah beni filân işe memur etmiş." Senden o dâvâya bir delil istenilse, padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse, "Evet" sözünden daha kat'î, daha sağlam, senin dâvânı tasdik eder.<br />
<br />
Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:<br />
<br />
"Ben, şu kâinat Hâlıkının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor."<br />
<br />
Ve hâkezâ, yüzer mucizâtı böyle göstermiştir.<br />
<br />
Şimdi, şu zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti, yalnız mucizâtına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder. Hattâ, meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle, "Şu simada yalan yok; şu yüzde hile olamaz" diyerek imana gelmişler.(Tirmizî, Kıyâme:42; İbni Mâce, İkame:174, Et'ıme: 1; Dârîmî, Salât: 156; İsti'zân: 4; Müsned, 5:451)<br />
<br />
Çendan muhakkıkîn-i ulema, delâil-i nübüvveti ve mucizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüz binler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüz binler yolla yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'ân-ı Hakîmde kırk vech-i i'câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) bin burhanını gösteriyor.<br />
<br />
Hem madem nev-i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüz binler zat, nübüvvet dâvâ edip mucize gösterenler gelip geçmişler.(Müsned, 5:266; Hatib-i Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:122; İbnü'l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd (tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.) Elbette, umumun fevkinde bir kat'iyetle, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) sabittir. Çünkü, İsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ Aleyhisselâm gibi umum resullere nebî dedirten ve risaletlerine medar olan delâil ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuttur.<br />
<br />
Madem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, zât-ı Ahmedîde (a.s.m.) daha mükemmel mevcuttur. Elbette, hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha vâzıh bir kat'iyetle ona sabittir.<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mucizâtı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser envâ-ı kâinattan birer mucizeye mazhardır. Güya, nasıl ki bir padişah-ı zîşânın bir yaver-i ekremi, mütenevvi hediyelerle muhtelif akvâmın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir, kendi taifesi lisanıyla ona hoşâmedî eder, onu alkışlar. Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebedin en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev-i beşere meb'us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikine karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedâyâ-yı mâneviyeyi getirdiği zaman, taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, tâ aydan, güneşten yıldızlara kadar her taife kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer mucizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoşâmedî demiş.<br />
<br />
Şimdi, o mucizâtın umumunu bahsetmek için ciltlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkikîn-i asfiya, delâil-i nübüvvetin tafsilâtına dair çok ciltler yazmışlar. Biz, yalnız icmâlî işaretler nev'inden, o mucizâtın kat'î ve mânevî mütevatir olan küllî envâına işaret ederiz. İşte, nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) delâili, evvelâ iki kısımdır:<br />
<br />
Birisi, "irhasat" denilen, nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhur eden harikulâde hallerdir.<br />
<br />
İkinci kısım, sair delâil-i nübüvvettir.<br />
<br />
İkinci kısım da iki kısımdır: Biri, ondan sonra, fakat nübüvvetini tasdiken zuhura gelen harikalardır. İkincisi, Asr-ı Saadetinde mazhar olduğu harikalardır.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri, zâtında, sîretinde, suretinde, ahlâkında, kemâlinde zâhir olan delâil-i nübüvvettir. İkincisi, âfâkî, haricî şeylerde mazhar olduğu mucizattır.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri mânevî ve Kur'ânîdir. Diğeri maddî ve ekvânîdir.<br />
<br />
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:<br />
<br />
Biri: Dâvâ-yı nübüvvet vaktinde, ehl-i küfrün inadını kırmak veyahut ehl-i imanın kuvvet-i imanını ziyadeleştirmek için zuhura gelen harikulâde mucizattır. Şakk-ı kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nevi ve herbir nev'i mânevî tevatür derecesinde ve herbir nev'in de çok mükerrer efradı vardır.<br />
<br />
İkinci kısım, istikbalde ihbar ettiği hadiselerdir ki, Cenâb-ı Hakkın talimiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır.<br />
<br />
İşte, biz de şu âhirki kısımdan başlayıp icmâlî bir fihriste göstereceğiz.HAŞİYE(Maatteessüf niyet ettiğim gibi yazamadım. İhtiyarsız olarak nasıl kalbe geldi, öyle yazıldı. Şu taksimattaki tertibi tamamıyla müraat edemedim.) <br />
<br />
DÖRDÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, Allâmü'l-Guyûbun talimiyle haber verdiği umur-u gaybiye, had ve hesaba gelmez. İ'câz-ı Kur'ân'a dair olan Yirmi Beşinci Sözde envâına işaret ve bir derece izah ve ispat ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve enbiya-yı sabıkaya dair ve hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve hakaik-i uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiyelerini Yirmi Beşinci Söze havale edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz. Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve Âl-i Beytin başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dair pek çok ihbârât-ı sadıka-i gaybiyesi kısmından, cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz. Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, Altı Esas, mukaddime olarak beyan edeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir. Fakat her hali, her tavrı harikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü, Cenâb-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mucizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan san'at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp harikulâde olsaydı, bizzat imam olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi.<br />
<br />
Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce, ara sıra mucizâtı gösterirdi. Fakat, sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mucize olmazdı. Çünkü, sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı.<br />
<br />
Câ-yı hayrettir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, mübalâğasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri birtek mucizesiyle veya bir delil-i nübüvvetle veya bir kelâmıyla veya yüzünü görmesiyle, ve hâkezâ, birer alâmetiyle iman getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delâil-i nübüvveti, nakl-i sahihle ve âsâr-ı kat'iye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar.<br />
<br />
İKİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:<br />
<br />
Biri vahy-i sarihîdir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur'ân ve bazı ehâdis-i kudsiye gibi.<br />
<br />
İkinci kısım, vahy-i zımnîdir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder.<br />
Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder, veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.<br />
<br />
İşte, her hadiste, bütün tafsilâtına vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Madem bazı hadiseler mücmel olarak, mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihâta ve müşkülâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünkü, bazı hakikatler var ki, temsille fehme takrib edilir. Nasıl ki, bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevap geldi ki, "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp Cehenneme gitti."(Müslim, Cennet: 31; Müsned, 3:341, 346..) Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın beliğ bir temsille beyan ettiği hadisenin tevilini gösterdi.<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ ESAS: Naklolunan haberler, eğer tevatür suretinde olsa, kat'îdir. Tevatür iki kısımdır:HAŞİYE 1(Şu risalede tevatür lâfzı, Türkçe "şayia" mânâsındaki tevatür değil, belki yakîni ifade eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır) Biri sarih tevatür, biri mânevî tevatürdür.<br />
<br />
Mânevî tevatür de iki kısımdır. Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ, bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hadiseyi haber verse, cemaat onu tekzip etmezse, sükûtla mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hadisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hadisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder.<br />
<br />
İkinci kısım tevatür-ü mânevî şudur ki: Bir hadisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, iki yüz adamı tok etmiş" denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı surette haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder. Fakat umumen, aynı hadisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hadisenin vukuu, mütevatir-i bilmânâdır, kat'îdir. İhtilâf-ı suret ise zarar vermez.<br />
<br />
Hem bazan olur ki, haber-i vahid, bazı şerâit dahilinde tevatür gibi kat'iyeti ifade eder. Hem bazan olur ki, haber-i vahid, haricî emarelerle kat'iyeti ifade eder.<br />
<br />
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan bize naklolunan mucizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı âzamı tevatürledir: ya sarihî, ya mânevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı, çendan haber-i vahidledir. Fakat öyle şerâit dahilinde, nakkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan olduktan sonra, tevatür gibi kat'iyeti ifade etmek lâzım gelir. Evet, muhaddisînin muhakkikîninden "el-hâfız" tabir ettikleri zatlar, lâakal yüz bin hadisi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakî muhaddisler ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri olan ilm-i hadis dâhileri, allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vahid, tevatür kat'iyetinden geri kalmaz.<br />
<br />
Evet, fenn-i hadisin muhakkikleri, nakkadları o derece hadisle hususiyet peydâ etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlisine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesb etmişler ki, yüz hadis içinde bir mevzuu görse, "Mevzudur" der. "Bu hadis olmaz ve Peygamberin sözü değildir" der, reddeder. Sarraf gibi, hadisin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız, İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler, tenkitte ifrat edip, bazı ehâdis-i sahihaya da mevzu demişler. Fakat her mevzu şeyin mânâsı yanlıştır demek değildir; belki "Bu söz hadis değildir" demektir.<br />
<br />
Sual: An'aneli senedin faydası nedir ki, lüzumsuz yerde, malûm bir vakıada, "an filân, an filân" derler?<br />
<br />
Elcevap: Faydaları çoktur. Ezcümle, bir faydası şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dahil olan mevsuk ve hüccetli ve sadık ehl-i hadisin bir nevi icmâını irae eder ve o senette dahil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dahil olan herbir imam, herbir allâme, o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.<br />
<br />
Sual: Neden hâdisât-ı i'câziye, sair zarurî ahkâm-ı şer'iye gibi tevatür suretinde, pek çok tariklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?<br />
<br />
Elcevap: Çünkü ekser ahkâm-ı şer'iyeye, ekser nas, ekser evkatta muhtaçtır. Farz-ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mucizat ise, herkesin herbir mucizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfi gelir. Âdetâ farz-ı kifaye gibi, bir kısım insanlar onları bilse yeter. <br />
<br />
İşte bunun içindir ki, bazı olur, bir mucizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kat'î olduğu halde, onun râvisi bir iki olur, hükmün râvisi on yirmi olur.<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın istikbalden haber verdiği bazı hadiseler, cüz'î birer hadise değil, belki tekerrür eden birer hadise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir. Halbuki o hadisenin müteaddit vecihleri var. Her defa bir veçhini beyan eder. Sonra râvi-i hadis o vecihleri birleştirir. Hilâf-ı vaki gibi görünür.<br />
<br />
Meselâ, Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. Halbuki, Yirmi Dördüncü Sözün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı mânevî raptetmek için Mehdîyi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş. İşte, büyük Mehdîden evvel gelen emsalleri, nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivayetler ihtilâfa düşmüş.<br />
<br />
BEŞİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Belki Cenâb-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Hikmet ve rahmeti ise, umur-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, müphem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur; vukuundan evvel onları bilmek elîmdir. İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel müphem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi perde-i gaybda kalmış.<br />
<br />
İşte, hikmet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye böyle iktiza ettiği için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ve ashabına karşı şedit şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevîden sonra âl ve ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müthiş hâdisâtı umumiyetle ve tafsilâtıyla göstermemek,HAŞİYE 2(Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma, Aişe-i Sıddıkaya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, vak'a-i Cemel hadisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine delil ise, ezvâc-ı tâhirâta ferman etmiş ki: "Keşke bilseydim, hanginiz o vak'ada bulunacak." Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (r.a.) ferman etmiş: Seninle Aişe beyninde bir hadise olsa...  ["Ona şefkatle muamele et ve onu selâmetle yerine götür." Müsned, 6:393; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:410; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7:234.]) mukteza-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için, mühim hâdisâtı-fakat dehşetli bir surette değil-ona talim etmiş, o da ihbar etmiş.<br />
<br />
Hem güzel hadiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsille bildirmiş, o da haber vermiş. Onun haberlerini de, en yüksek bir derece-i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve<br />
<br />
"Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın." Buharî, İlim: 38, Cenâiz: 33, Enbiyâ: 50, Edeb: 109; Müslim, Zühd: 72; Ebû Dâvud, İlim: 4; Tirmizî, Fiten: 70, İlim: 8, 13; Tefsir: 1; Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 4; Dârimî, Mukaddime: 25, 46; Müsned, 1:70, 78, 2:159, 171, 3:13, 44, 4:47, 100, 5:292.<br />
<br />
<br />
hadisindeki tehditten şiddetle korkan ve<br />
<br />
"Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?" Zümer Sûresi, 39:32.<br />
<br />
<br />
âyetindeki şiddetli tehditten şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.<br />
<br />
ALTINCI ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ahval ve evsâfı, siyer ve tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki, o zât-ı mübarekin şahs-ı mânevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki, siyer ve tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünkü, es-sebebü ke'l-fâil sırrınca, hergün, hattâ şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidatla mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor.<br />
<br />
Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın tercümanı ve sevgilisi olan o zât-ı mübarekin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir'de yanında bulunan(Buharî, Mağâzi: 11; Ahmedü'l-Bennâ es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 21:26.) bir zât-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, birtek şahit olan Huzeyme'yi şahit göstermekle (Ebû Dâvud, Akdıye: 20; Müsned, 5:215.) görünen etvârı içinde sığışmaz.<br />
<br />
İşte, yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsâf-ı âliye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. Şu sırrı izah için şu temsili dinle:<br />
<br />
Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü eder, büyür.<br />
<br />
Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra, tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir.<br />
<br />
Timdi, o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi, küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten büyük ve âli sıfatları ve keyfiyetleri var.<br />
<br />
Şimdi, o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla raptedip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin-tâ işittiği evsâfı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa, "Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım" ve "Şu yumurta, cevv-i âsumanda kuşların sultanıdır" dese, tekzip ve inkâra sapacak.<br />
<br />
İşte, bunun gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne koşup giden zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.391<br />
<br />
BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET >> devamı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ON DOKUZUNCU MEKTUP: Mukadime]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=62</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 09:16:52 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=62</guid>
			<description><![CDATA[ON DOKUZUNCU MEKTUP<br />
BU RİSALE, üç yüzden fazla mucizâtı beyan eder. Risalet-i Ahmediyenin (a.s.m.) mucizesini beyan ettiği gibi, kendisi de o mucizenin bir kerametidir. Üç dört nev ile harika olmuştur:<br />
<br />
Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sayfadan fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla, mecmuu on iki saatte telif edilmesi, harika bir vakıadır.<br />
<br />
İkincisi: Bu risale, uzunluğuyla beraber, ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda, bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mucize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.<br />
<br />
Üçüncüsü: Acemî ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda, lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi, bütün risalede ve lâfz-ı Kur'ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk etmeleri göründü ki, zerre miktar insafı olan, tesadüfe vermez. Kim görmüşse kat'î hükmediyor ki, bu bir sırr-ı gaybîdir, mucize-i Ahmediyenin (a.s.m.) bir kerametidir.<br />
<br />
Tu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler. Hem şu risaledeki ehâdis, hemen umumen eimme-i hadisçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat'î hâdisât-ı risaleti beyan ediyorlar. O risalenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları, onu bir kere okumasına havale ediyoruz.<br />
<br />
Said Nursî<br />
<br />
İHTAR: Şu risalede çok ehâdis-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmuyor. Yazdığım hadislerin lâfzında yanlışım varsa, ya tashih edilsin, veyahut "hadis-i bilmânâdır" denilsin. Çünkü, kavl-i râcih odur ki, "Nakl-i hadis-i bilmânâ caizdir." Yani, hadisin yalnız mânâsını alıp, lâfzını kendi zikreder. Madem öyledir; lâfzında yanlışım varsa, hadis-i bilmânâ nazarıyla bakılsın.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ON DOKUZUNCU MEKTUP<br />
BU RİSALE, üç yüzden fazla mucizâtı beyan eder. Risalet-i Ahmediyenin (a.s.m.) mucizesini beyan ettiği gibi, kendisi de o mucizenin bir kerametidir. Üç dört nev ile harika olmuştur:<br />
<br />
Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sayfadan fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla, mecmuu on iki saatte telif edilmesi, harika bir vakıadır.<br />
<br />
İkincisi: Bu risale, uzunluğuyla beraber, ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda, bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mucize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.<br />
<br />
Üçüncüsü: Acemî ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda, lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi, bütün risalede ve lâfz-ı Kur'ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk etmeleri göründü ki, zerre miktar insafı olan, tesadüfe vermez. Kim görmüşse kat'î hükmediyor ki, bu bir sırr-ı gaybîdir, mucize-i Ahmediyenin (a.s.m.) bir kerametidir.<br />
<br />
Tu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler. Hem şu risaledeki ehâdis, hemen umumen eimme-i hadisçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat'î hâdisât-ı risaleti beyan ediyorlar. O risalenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları, onu bir kere okumasına havale ediyoruz.<br />
<br />
Said Nursî<br />
<br />
İHTAR: Şu risalede çok ehâdis-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmuyor. Yazdığım hadislerin lâfzında yanlışım varsa, ya tashih edilsin, veyahut "hadis-i bilmânâdır" denilsin. Çünkü, kavl-i râcih odur ki, "Nakl-i hadis-i bilmânâ caizdir." Yani, hadisin yalnız mânâsını alıp, lâfzını kendi zikreder. Madem öyledir; lâfzında yanlışım varsa, hadis-i bilmânâ nazarıyla bakılsın.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=61</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 09:13:05 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=61</guid>
			<description><![CDATA[BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın hayat seyri ve safahatından mü­him bir kısmının tarihleri:<br />
<br />
1877<br />
<br />
Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü&#8217;nde doğumuştur.<br />
<br />
1885<br />
<br />
Yaş 9<br />
<br />
Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay­rılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi&#8230; Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.<br />
<br />
1891<br />
<br />
Yaş 14<br />
<br />
Hz. Üstad&#8217;ın Resulullah&#8217;ı (A.S.M.) rüyasında gör­mesi ve em­salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt&#8217;a gitmesi&#8230; Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur&#8217;dur.<br />
<br />
1892<br />
<br />
Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve za­mana uy­mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva­nının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya baş­lanması<br />
<br />
1893<br />
<br />
Yaş 16<br />
<br />
Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt&#8217;in Tillo kasabasında bir kubbede inzi­vaya çe­kilmesi&#8230; Karınca ve arı milletlerinin cumhuri­yetçi olduk­larını söylemesi&#8230;<br />
<br />
1894<br />
<br />
Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre&#8217;de aşiret reis­lerinden Mustafa Paşa&#8217;yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması&#8230;<br />
<br />
Mardin&#8217;de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes&#8217;ele­lerle ilgilen­mesi&#8230;<br />
<br />
1895<br />
<br />
Mardin&#8217;den nefiy ile Bitlis&#8217;e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal­ması&#8230;<br />
<br />
1897<br />
<br />
Van Valisi Hasan Paşa&#8217;nın daveti üzerine Van&#8217;a git­mesi ve Valinin konağında kalması<br />
<br />
Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa­hibi olması<br />
<br />
Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi<br />
<br />
1900<br />
<br />
İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston&#8217;un gazete­lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka­dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur&#8217;anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der:<br />
<br />
&#8220;Kur&#8217;anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü­neş hük­münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece­ğim ve göstereceğim!&#8221;<br />
<br />
1907<br />
<br />
Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi&#8217;nin Şark&#8217;ta tesisi için İstanbul&#8217;a gelmesi<br />
<br />
Kaldığı yerin kapısına &#8220;Her suale cevab verilir&#8221; lev­hasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti<br />
<br />
Sultan Abdülhamid&#8217;e Şark&#8217;ta üniversite açılması için müra­caatı<br />
<br />
Yıldız Divan-ı Harbi&#8217;ne verilmesi<br />
<br />
1908<br />
<br />
Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması<br />
<br />
1909<br />
<br />
31 Mart&#8217;ta Bediüzzaman&#8217;ın yatıştırıcılığı<br />
<br />
İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi <br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Divan-ı Harb&#8217;e verilişi<br />
<br />
Divan-ı Harb&#8217;de beraet edişi ve serbest bırakılması<br />
<br />
1910<br />
<br />
Divan-ı Harb&#8217;den beraet eden Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;a gitmek üzere İstanbul&#8217;dan ayrılması<br />
<br />
Şark&#8217;ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi<br />
<br />
1911<br />
<br />
Şam&#8217;a gelişi ve Câmi-i Emeviye&#8217;de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini gös­termesi<br />
<br />
Sultan Reşad&#8217;la beraber Rumeli seyahatine çık­ması<br />
<br />
1913<br />
<br />
Van&#8217;a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini at­tır­ması<br />
<br />
1915<br />
<br />
Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe­sinde Ruslarla çarpışıyor<br />
<br />
1916<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı<br />
<br />
1918<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Kosturma&#8217;dan firar edişi<br />
<br />
17 Haziran 1918: Bediüzzaman&#8217;ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul&#8217;a avdeti<br />
<br />
Enver Paşa&#8217;nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman&#8217;a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma­dalyası veriyor<br />
<br />
13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun&#8217;un tavsi­ye­siyle Dâr-ül Hikmet&#8217;e âzâ oluşu<br />
<br />
1919<br />
<br />
19 Nisan 1919: Bediüzzaman&#8217;ın Dâr-ül Hikmet&#8217;ten altı ay izne ayrılması<br />
<br />
Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman&#8217;a &#8220;Mahreç&#8221; pâ­yesi veriyor<br />
<br />
1920<br />
<br />
İngiliz işgaline karşı &#8220;Hutuvat-ı Sitte&#8221;yi neşrede­rek mücadele etmesi<br />
<br />
1921<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Anglikan Kilisesi&#8217;ne cevabı<br />
<br />
Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor<br />
<br />
1922<br />
<br />
Bediüzzaman davet üzerine İstanbul&#8217;dan Ankara&#8217;ya geliyor<br />
<br />
9 Kasım 1922: Bediüzzaman&#8217;a Meclis&#8217;de hoşâ­medî yapıl­ması<br />
<br />
1923<br />
<br />
19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis&#8217;de mebuslara hi­taben bir beyanname neşrediyor<br />
<br />
17 Nisan 1923: Ankara&#8217;da umduğunu bulama­yan ve kendi­sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;a git­mek üzere yola çıkması<br />
<br />
1925-1927<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;dan nefyi<br />
<br />
Bediüzzaman Van&#8217;dan İstanbul&#8217;a oradan da Burdur&#8217;a getiri­liyor<br />
<br />
Isparta&#8217;da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora­dan da Barla&#8217;ya getiriliyor <br />
<br />
Başta Sözler, Mektubat, Lem&#8217;alar&#8217;ın bir kısmı ol­mak üzere Risale-i Nur&#8217;lar te&#8217;lif edilmeye başlanıyor<br />
<br />
1934<br />
<br />
Barla&#8217;dan alınan Bediüzzaman&#8217;ın Isparta&#8217;ya getiri­lişi <br />
<br />
27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt&#8217;a ile Isparta&#8217;ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor<br />
<br />
Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha­keme edilmek üzere Eskişehir&#8217;e götürülüyor<br />
<br />
Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman&#8217;a 11 ay ceza veriliyor<br />
<br />
1936<br />
<br />
Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz&#8217;den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor<br />
<br />
27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu&#8217;da ikamete mecbur ediliyor<br />
<br />
Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar­şı­sında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insan­lar ona talebe oluyor­lar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa­lele­rin telifi yapılıyor. Başka yer­lerdeki talebele­riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap­taki mektub­larla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikaz­larda bulunuyor.<br />
<br />
1943<br />
<br />
20 Eylül 1943: Bediüzzaman&#8217;ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli&#8217;ye getirilmesi<br />
<br />
1944<br />
<br />
Denizli mahkemesinin başlaması<br />
<br />
15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman&#8217;ın beraetini ilân ediyor<br />
<br />
Ağustos 1944 sonlarında Ankara&#8217;dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ&#8217;da ikamete mecbur edili­yor<br />
<br />
1948<br />
<br />
23 Ocak 1948 Emirdağ&#8217;da kış ortasında Bediüzzaman ve ta­lebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki<br />
<br />
6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah­kûmiyet kararı verişi ve temyiz<br />
<br />
1949<br />
<br />
20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol­mak için Afyon hapishane­sinden şafak vakti tahliye edi­liyor<br />
<br />
20 Kasım 1949  Bediüzzaman&#8217;ın tekrar Emirdağ&#8217;a getirilişi<br />
<br />
1952<br />
<br />
Ocak 1952&#8217;de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul&#8217;a geldi.<br />
<br />
22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi­nin ilk du­ruşması<br />
<br />
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman&#8217;ın Gençlik Rehberi dâva­sından beraeti<br />
<br />
1953<br />
<br />
Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ&#8217;a geldi<br />
<br />
Mayıs 1953: İstanbul&#8217;a gelen Bediüzzaman&#8217;ın üç ay kadar kalması<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Patrik Athenagoras&#8217;la görüşmesi<br />
<br />
Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla&#8217;ya gelişi<br />
<br />
1956<br />
<br />
23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraeti ve iade edil­mesi<br />
<br />
1957-1958<br />
<br />
Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat&#8217;ın matba­alarda neşredilmesi<br />
1960<br />
<br />
23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan&#8217;ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti<br />
<br />
12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman&#8217;ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop­terle meçhul bir istika­mete götürülü­yor. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat,  Abdülkadir Badıllı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın hayat seyri ve safahatından mü­him bir kısmının tarihleri:<br />
<br />
1877<br />
<br />
Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü&#8217;nde doğumuştur.<br />
<br />
1885<br />
<br />
Yaş 9<br />
<br />
Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay­rılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi&#8230; Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.<br />
<br />
1891<br />
<br />
Yaş 14<br />
<br />
Hz. Üstad&#8217;ın Resulullah&#8217;ı (A.S.M.) rüyasında gör­mesi ve em­salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt&#8217;a gitmesi&#8230; Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur&#8217;dur.<br />
<br />
1892<br />
<br />
Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve za­mana uy­mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva­nının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya baş­lanması<br />
<br />
1893<br />
<br />
Yaş 16<br />
<br />
Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt&#8217;in Tillo kasabasında bir kubbede inzi­vaya çe­kilmesi&#8230; Karınca ve arı milletlerinin cumhuri­yetçi olduk­larını söylemesi&#8230;<br />
<br />
1894<br />
<br />
Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre&#8217;de aşiret reis­lerinden Mustafa Paşa&#8217;yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması&#8230;<br />
<br />
Mardin&#8217;de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes&#8217;ele­lerle ilgilen­mesi&#8230;<br />
<br />
1895<br />
<br />
Mardin&#8217;den nefiy ile Bitlis&#8217;e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal­ması&#8230;<br />
<br />
1897<br />
<br />
Van Valisi Hasan Paşa&#8217;nın daveti üzerine Van&#8217;a git­mesi ve Valinin konağında kalması<br />
<br />
Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa­hibi olması<br />
<br />
Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi<br />
<br />
1900<br />
<br />
İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston&#8217;un gazete­lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka­dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur&#8217;anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der:<br />
<br />
&#8220;Kur&#8217;anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü­neş hük­münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece­ğim ve göstereceğim!&#8221;<br />
<br />
1907<br />
<br />
Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi&#8217;nin Şark&#8217;ta tesisi için İstanbul&#8217;a gelmesi<br />
<br />
Kaldığı yerin kapısına &#8220;Her suale cevab verilir&#8221; lev­hasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti<br />
<br />
Sultan Abdülhamid&#8217;e Şark&#8217;ta üniversite açılması için müra­caatı<br />
<br />
Yıldız Divan-ı Harbi&#8217;ne verilmesi<br />
<br />
1908<br />
<br />
Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması<br />
<br />
1909<br />
<br />
31 Mart&#8217;ta Bediüzzaman&#8217;ın yatıştırıcılığı<br />
<br />
İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi <br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Divan-ı Harb&#8217;e verilişi<br />
<br />
Divan-ı Harb&#8217;de beraet edişi ve serbest bırakılması<br />
<br />
1910<br />
<br />
Divan-ı Harb&#8217;den beraet eden Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;a gitmek üzere İstanbul&#8217;dan ayrılması<br />
<br />
Şark&#8217;ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi<br />
<br />
1911<br />
<br />
Şam&#8217;a gelişi ve Câmi-i Emeviye&#8217;de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini gös­termesi<br />
<br />
Sultan Reşad&#8217;la beraber Rumeli seyahatine çık­ması<br />
<br />
1913<br />
<br />
Van&#8217;a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini at­tır­ması<br />
<br />
1915<br />
<br />
Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe­sinde Ruslarla çarpışıyor<br />
<br />
1916<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı<br />
<br />
1918<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Kosturma&#8217;dan firar edişi<br />
<br />
17 Haziran 1918: Bediüzzaman&#8217;ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul&#8217;a avdeti<br />
<br />
Enver Paşa&#8217;nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman&#8217;a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma­dalyası veriyor<br />
<br />
13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun&#8217;un tavsi­ye­siyle Dâr-ül Hikmet&#8217;e âzâ oluşu<br />
<br />
1919<br />
<br />
19 Nisan 1919: Bediüzzaman&#8217;ın Dâr-ül Hikmet&#8217;ten altı ay izne ayrılması<br />
<br />
Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman&#8217;a &#8220;Mahreç&#8221; pâ­yesi veriyor<br />
<br />
1920<br />
<br />
İngiliz işgaline karşı &#8220;Hutuvat-ı Sitte&#8221;yi neşrede­rek mücadele etmesi<br />
<br />
1921<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Anglikan Kilisesi&#8217;ne cevabı<br />
<br />
Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor<br />
<br />
1922<br />
<br />
Bediüzzaman davet üzerine İstanbul&#8217;dan Ankara&#8217;ya geliyor<br />
<br />
9 Kasım 1922: Bediüzzaman&#8217;a Meclis&#8217;de hoşâ­medî yapıl­ması<br />
<br />
1923<br />
<br />
19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis&#8217;de mebuslara hi­taben bir beyanname neşrediyor<br />
<br />
17 Nisan 1923: Ankara&#8217;da umduğunu bulama­yan ve kendi­sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;a git­mek üzere yola çıkması<br />
<br />
1925-1927<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Van&#8217;dan nefyi<br />
<br />
Bediüzzaman Van&#8217;dan İstanbul&#8217;a oradan da Burdur&#8217;a getiri­liyor<br />
<br />
Isparta&#8217;da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora­dan da Barla&#8217;ya getiriliyor <br />
<br />
Başta Sözler, Mektubat, Lem&#8217;alar&#8217;ın bir kısmı ol­mak üzere Risale-i Nur&#8217;lar te&#8217;lif edilmeye başlanıyor<br />
<br />
1934<br />
<br />
Barla&#8217;dan alınan Bediüzzaman&#8217;ın Isparta&#8217;ya getiri­lişi <br />
<br />
27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt&#8217;a ile Isparta&#8217;ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor<br />
<br />
Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha­keme edilmek üzere Eskişehir&#8217;e götürülüyor<br />
<br />
Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman&#8217;a 11 ay ceza veriliyor<br />
<br />
1936<br />
<br />
Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz&#8217;den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor<br />
<br />
27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu&#8217;da ikamete mecbur ediliyor<br />
<br />
Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar­şı­sında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insan­lar ona talebe oluyor­lar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa­lele­rin telifi yapılıyor. Başka yer­lerdeki talebele­riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap­taki mektub­larla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikaz­larda bulunuyor.<br />
<br />
1943<br />
<br />
20 Eylül 1943: Bediüzzaman&#8217;ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli&#8217;ye getirilmesi<br />
<br />
1944<br />
<br />
Denizli mahkemesinin başlaması<br />
<br />
15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman&#8217;ın beraetini ilân ediyor<br />
<br />
Ağustos 1944 sonlarında Ankara&#8217;dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ&#8217;da ikamete mecbur edili­yor<br />
<br />
1948<br />
<br />
23 Ocak 1948 Emirdağ&#8217;da kış ortasında Bediüzzaman ve ta­lebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki<br />
<br />
6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah­kûmiyet kararı verişi ve temyiz<br />
<br />
1949<br />
<br />
20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol­mak için Afyon hapishane­sinden şafak vakti tahliye edi­liyor<br />
<br />
20 Kasım 1949  Bediüzzaman&#8217;ın tekrar Emirdağ&#8217;a getirilişi<br />
<br />
1952<br />
<br />
Ocak 1952&#8217;de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul&#8217;a geldi.<br />
<br />
22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi­nin ilk du­ruşması<br />
<br />
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman&#8217;ın Gençlik Rehberi dâva­sından beraeti<br />
<br />
1953<br />
<br />
Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ&#8217;a geldi<br />
<br />
Mayıs 1953: İstanbul&#8217;a gelen Bediüzzaman&#8217;ın üç ay kadar kalması<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın Patrik Athenagoras&#8217;la görüşmesi<br />
<br />
Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla&#8217;ya gelişi<br />
<br />
1956<br />
<br />
23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraeti ve iade edil­mesi<br />
<br />
1957-1958<br />
<br />
Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat&#8217;ın matba­alarda neşredilmesi<br />
1960<br />
<br />
23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan&#8217;ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti<br />
<br />
12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman&#8217;ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop­terle meçhul bir istika­mete götürülü­yor. <br />
<br />
 <br />
<br />
Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat,  Abdülkadir Badıllı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BEDİÜZZAMANIN TIMARHANE MACERASI:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=60</link>
			<pubDate>Mon, 24 Aug 2009 02:25:38 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=60</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
BEDİÜZZAMANIN TIMARHANE MACERASI:<br />
<br />
Bir takım bilgisiz kişilerle beraber, mühim bazı şahsiyetler de; Hz. Üstad Bediüzzaman ve merhum Sultan Abdülhamid han hz.&#8217;leriyle ilgili raviden ravîye intikal yoluyla gelen mesnetsiz dedikodularla bir şeyler konuştuklarını duymaktayız. Özeti şöyledir:<br />
<br />
Sözde, &#8220;Bediüzzaman hz.&#8217;leri Mehmet Âkif merhumla birlikte<br />
<br />
İttihatçılarla bir olup 1907&#8211;1909&#8217; larda Sultan Abdulhamid&#8217;in tahttan indirilmesine çalışmışlar ve aleyhinde konuşmalar yapmışlardır. Hatta Abdülhamid&#8217;in hal&#8217;i için fetvalar vermişlerdir?.. Ama bilahare Bediüzzaman Said Nursi bundan büyük pişmanlık duymuş, tevbe etmiş ve siyaset&#8217;ten tamamen çekilerek &#8220;Şeytan&#8217;dan ve siyasetten Allah&#8217;a sığınırım&#8221; demiştir.&#8221; dedikten sonra, Nurcular Bediüzzaman&#8217;ın bu mevzu&#8217;daki beyanlarını Nur risalelerinden çıkarıp kayıp ettirmişlerdir ilh?.!<br />
<br />
Elcevap: Bediüzzaman hz.&#8217;leri 1907 yılının Aralık ayının son günlerinde İstanbul&#8217;a ulaştığı hakkında kesin belgelerle sabittir. Onun İstanbul&#8217;a gelişinin asıl amacı, Van&#8217;da kurmak istediği Medresetüzzehra isimli üniversitenin maddi finansmanı için, Sultan Abdulhamid&#8217;le görüşerek temin ve taahhüt altına almaktı. İstanbul&#8217;a gelir gelmez padişahla görüşme imkânının yollarını aradı. <br />
<br />
1908&#8217;in Mart ayı başlarında Mabeyn-i hümayûn&#8217;a gitti, padişahla çok önemli bir hususa dair görüşmek istediğini söyledi. Ama maalesef oradaki vazifeli paşalar bu isteği reddettiler. Bediüzzaman&#8217;la,  o çoğu mason olan paşalar arasında tartışmalar yaşandı. Dolayısıyla o pek mühim görüşme mümkün olamadı. Fakat Bediüzzaman bu görüşme talebinden vazgeçmedi, çare ve imkân yollarını aramaya devam etti. Ferik Ahmet Muhtar paşa delaletiyle İstanbul Şişli&#8217;de Vanlı zengin bir adamın evinde mabeyin paşalarıyla ikinci bir görüşme sağlandı. Burada yine mevzu&#8217; hakkında sert münakaşalar oldu.<br />
<br />
Sonuçta ipler koptu ve Bediüzzaman&#8217;ın mutasavver olan görüşmeden ümidi kesildi. Son bir çare olarak Padişaha hitaben meramını anlatan bir dilekçe kaleme alarak (dilekçe&#8217;de şarkın cehaletten kurtulmasının tek çaresi, bir &#8220;Darül-Funun&#8221;un Van&#8217;da kurulmasıdır diyerek) dilekçeyi<br />
<br />
Mabeyn-ı humayuna bıraktı. Birkaç gün daha bekledi. Yine bir ses çıkmadığını görünce; padişahın ve devletin nazarını doğunun ahvaline çekmek niyetiyle, Fatih tarafında bulunan Şekerci Hanında bir oda kiralayarak kapısına şöyle bir levha astı: &#8220;Burada her çeşit suale cevap verilir. Her müşkül halledilir. Ama hiç kimseye sual sorulmaz.&#8221;<br />
<br />
Bu garip ilan üzerine, iki ay süresince her çeşit ilim adamı, her türlü ilme dair-gelip- sualler sordular.,bütün gelenler mutlak isabetli cevaplar aldılar. Bu acip hadise üzerine, mabeyn paşalarına bir telaş düştü ve Bediüzzaman&#8217;dan kurtulma yollarını aramaya koyuldular. Sonunda şu planı düşündüler: &#8220;Şu her şeyi bilen adam deli olmalıdır&#8221; vicdanı satılmış bir iki doktordan uydurmasyon bir rapor hazırlattırdılar ve masum ve günahsız, ama vatan ve millet aşkıyla tutuşan, hamiyet ve gayret nuruyla feveranda olan Bediüzzaman&#8217;ı alıp tımarhaneye koydular. Birkaç gün sonra, akıl hastanesi Baştabibi vicdanlı, hamiyetli ve basiretli bir zat olduğundan Bediüzzaman&#8217;ı karşılıklı konuşarak muayene ettikten sonra meselenin künhüne vukufiyet peyda eyledi ve Mabeyne şöyle bir rapor tanzim eyleyip yolladı: &#8220;Eğer Bediüzzaman&#8217;da zerre kadar bir cünunluk varsa, o takdirde Dünyada hiçbir akıllı insan yoktur.&#8221;<br />
<br />
Bunun üzerine Mabeyin paşaları şaşırdılar; ne yapalım, ne edelim de bundan kurtulalım diye çare düşündüler. Sonunda: &#8220;Bunu bir süre nezarette bulunduralım Padişahtan kendisine bir miktar parayı bahşiş ve rüşvet tarzında gönderelim. Herhalde o bu parayı görünce çeker gider&#8221; diye bu tedbiri, Sultan Abdülhamid&#8217;e bildirip kabul ettirmeye çalışalım. Tedbir kabul gördü. Padişah adına zaptiye nazırı  Şefik Paşa görevlendirildi.30 altın peşin bahşiş,her ayda 10 altın maaş..ileride bu maaş daha da arttırılacak diye Sultan Abdulhamidin selamıyla birlikte teklifen götürüldü.Bediüzzaman&#8217;ın Şefik paşaya cevabı şöyle oldu: &#8220;Ben maaş dilencisi değilim. Bin altın da olsa kabul edemem&#8230; ilh&#8221; uzun bir muhavere &#8230;<br />
<br />
İşte tımarhane, nazarethane derken 24 Temmuz 1908 günü 2. Meşrutiyet Padişahın fermanıyla ilan edildi. Bediüzzaman hazretleri ya Meşrutiyetin ilanı gününde, ya da bir-iki gün önce serbest bırakıldı. İstanbul&#8217;da, Selanik&#8217;te hürriyetçilerin tertipledikleri nümayişlere Bediüzzaman da katıldı. Meşrutiyeti İslami şeriata tatbik eden uzun nutuklar irad etti. Onun hürriyet ve meşrutiyeti şeriata tatbik eden bu nutukları ta o günlerde kitaplaştırılarak yayınlandı.<br />
<br />
Böylece Bediüzzaman hazretleri bütün gücüyle meşrutiyet ve hürriyeti İslam Şeriatına tatbik ederek icraata konması için çalıştı, çabaladı. İttihat &#8211;Terakki Cemiyeti içindeki, Ahrar Fırkası ileri gelenleri ile görüşmeler yaptı. Üç dört ay onlarla beraber göründü. Lakin İttihat ve Terakki&#8217;deki hâkim olan Farmason, aynı zamanda ırkçı gurup, Bediüzzaman&#8217;ın katıksız İslamcılık ve Şeriatçılığını hazım edemeyip ondan ayrıldılar ve düşman kesildiler. <br />
<br />
<br />
İttihatçıların içinde gerçek milliyetçi olan ümmetçi gurubu da bu farmasonlardan aleni olmasa da, fikir ve düşünce sahasında ayrılmışlardı. Bu arada müspet-menfi cemiyetler, kulüpler de açılmış ve açılıyordu. <br />
<br />
Derken, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları bila-istisna Müslümanların itimatlarını kazanmış âlim ve fazıl şahsiyetlerdi. Ancak Volkan adlı gazetesiyle birlikte gelip bu cemiyete üye olan Derviş Vahdeti müstesna. İşte bu cemiyet kurulduktan bir müddet sonra, Bediüzzaman&#8217;da ona dâhil oldu. Ve ittihatçılardan (Mason ve Farmason gurubundan)tamamen yüz çevirip ayrıldı. Ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin bir naşir-i efkarı olmuş olan Volkan gazetesinde, hem İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyeti İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden kaideli ilmi beyanlarını, gayet pervasızca makalelerle yayınlamaya başladı. <br />
<br />
Aynı günlerde yayın hayatına başlayana &#8220;Sırat-ı Müstakim&#8221; ve sonra &#8220;Sebilür-reşad&#8221; dergisiyle Bediüzzaman&#8217;ın bir muarefesi olmadı. Dolayısıyla bu dergide ta 1911&#8217;lere kadar Bediüzzaman&#8217;ın herhangi bir makalesi yayınlanmadı. Bu derginin başmuharriri Mehmet Akif Beydi. Gerçekten M.Akif beyin Sultan Abdulhamid&#8217;i eleştiren sert ve kırıcı yazı ve şiirleri yayınlanıyordu. Yani Sebillür-reşad dergisi ve onun sahibi Eşref Edip ve başmuharriri M.Akif bey bağımsız ve kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bediüzzaman ise, İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin bir üyesi olarak makaleler neşrediyordu..<br />
<br />
Yani, M. Akif merhumla Bediüzzaman&#8217;ın müşterek ve birleşik herhangi bir tavır ve hareketleri diye bir şey söz konusu değildir. İşte hal ve durum çok net olarak bu merhalede iken, sofiliği galip bazı muhterem zatlar veya bilgisiz bir kısım insanlar, mesnetsiz, hatta asılsız bazı rivayetlere dayanarak,güya Bediüzzaman hazretleriyle Merhum Akif Bey el ele vererek Merhum Sultan Abdülhamid aleyhine kampanya açmış ve hatta onun hal&#8217;ı için fetvalar bile vermişlerdir diyebilecek kadar ileri gidiyorlar.<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın bütün nutuk, kitap ve makaleleri hiçbiri zayi olmadan zabt ve kaydedilmiş, mahfuzdurlar. Onun hiçbir yazısında, merhum Sultan Hamid&#8217;in şahsiyetini ve halifelik makamını tezyif edici hiçbir şey yoktur. Vardır diyen varsa, hodri meydan kendilerini göstersinler. Evet, Bediüzzaman&#8217;ın o gün ki kitap, nutuk ve makalelerinde; Abdülhamid Hanın etrafında çöreklenmiş kısmen mason paşaları eliyle, ama onun namına yapılmış yanlış, gayr-ı şer&#8217;i ve zaman zaman zulümlü icraatlarını tenkit edici ifadeleri olmuştur. Lakin bu tenkitler içerisinde itidale çağırıcı, çözümler önerici pek çok ilmi tahkikli nasihatle beyanatları da beraber olmuştur.<br />
<br />
İşte, Bediüzzaman&#8217;ın adı geçen makale, kitap ve nutuklarında, istikamet çizgisini gösteren pusula mesabesindeki ilmi hakikatlerden ötürü pişman olmamış ve o yüzden de siyasetten çekilmemiştir. Bilakis adı geçen makale ve nutukları 1950 den sonra da, siyaset erbabına iletilmek üzere neşrettirmişlerdir. Bütün bu nutuklar, makaleler ve kitaplar bilahare tarafımızdan &#8220;Asar-ı Bediiye&#8221; adlı bir kitapta bir araya getirilip yayınlanmıştır, görülebilir. <br />
<br />
Buna göre Bediüzzaman hazretlerinin tarafgirane siyasetçilikten nefret edip yüz çevirme hadisesi 1919&#8217; larda vuku bulduğunu onun net ifadesiyle sabittir ki Risale-i Nurdan 23. Mektubun dördüncü veçhinde kayıtlıdır. Şimdi hurafeli ve hezeyanlı ve çirkin iddialı bir dedikodu olan Bediüzzaman hazretleri Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva verdi veya fetva yazısını yazdı diyenlere karşı cevabımız şöyle özetliyoruz ve diyoruz ki: Bu hurafeli  iddianın hiçbir belgesi, tanığı yoktur. Belge ve şahidi ibraz edilmezse, doğrudan iftira olur.<br />
<br />
Oysa ki: Bediüzzaman hazretlerini imha için onun can düşmanı kesilmiş olan ittihatçıların en baş hedefleri o idi. İttihatçılardaki farmason gurubun hedefinde İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin üyelerinin ve özellikle Bediüzzaman&#8217;ın:&#8220;Sultan Abdulhamidci ve Mürteci kimseler&#8221; olarak tanımlayarak onu idam ettirmek için ellerinden geleni diriğ etmiyorlardı. Nitekim çapulcu denmeye seza hareket ordusu gelip İstanbul&#8217;u kuşattığı Rumi 11 Nisan 1325 (Miladi 24 Nisan 1909 ) da İttihad-ı Muhammedi üyelerini yakalamaya başladıkları günlerde Bediüzzaman hz.leri hayatını boşa sarf etmemek ve koruma altına almak niyetiyle İstanbul&#8217;dan ayrılıp İzmit&#8217;e gelmiştir. Bediüzzaman&#8217;ın İzmit&#8217;te beklediği günlerde miladi 27 Nisan 1909 Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı gerçekleştirilmiş oluyordu. Miladi 30 Nisan 1909&#8217;da da Bediüzzaman hazretleri İzmit&#8217;te yakalanıp tevkif edilerek İstanbul&#8217;a götürülmüş 23 gün Harbiye nezaretinde tutuklu bulundurulmuş 2 nolu Divan-ı Harb mahkemesinde sorgulandıktan sonra tahliye edilmiştir. Bir gün sonra da,1 nolu Divan-ı Harp mahkemesinde yargılanmış, gayet merdane ve pervasızca müdafaaları sonunda beraat almıştır.<br />
<br />
Bu yazdıklarım kafadan atma mesnetsiz lakırdılar değil, belgeli, vesikalı beyanlardır. Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin 1.cildinde belgeleriyle kayıtlıdırlar. Şimdi sorarım; Hal ve serencam böyle olursa, acaba bilgisizce olan iddiada: &#8220;Bediüzzaman Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva yazdı&#8221; sözlerin kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılır. Evet, Bediüzzaman hazretleri değil Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva vermek, tam aksine Divan-ı Harbi Örfide &#8220;Sultan-ı mazlum, Şefkatli sultan&#8221; tarzında müdafaalarda bulunmuştur. &#8220;İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi&#8221; eserine bakılabilir. Bu cevabi yazımız umarız ki birkaç, gün önce bu konuda Adana&#8217;da konferans veren AKP&#8217;li Milletvekili Fatih Çalışkan beye de ulaşır. (Not: Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva yazısını kaleme alanın Elmalılı Hamdi Yazır olduğu malum ve meşhurdur.)<br />
<br />
Lütfen Mufassal Tarihçe-i Hayat 1.Cil sahife 446 &#8216;ya müracaat!...<br />
<br />
Hoşça kalın..<br />
<br />
15.03.2007 Ş.Urfa<br />
<br />
Abdülkadir BADILLI<br />
Lütfen Mufassal Tarihçe-i Hayat 1.Cil sahife 446 &#8216;ya müracaat!...<br />
http://www.gencadam.net/content/view/688/29/<br />
<br />
***************************************************************<br />
<br />
 GOOGLDE ARA BEDİÜZZMAN TIMARHANE<br />
http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=...%3Dlang_tr<br />
<br />
<br />
"Muazzez üstadımız eski Said döneminde memleketin meseleleriyle; özellikle de, doğunun eğitim ve kültür konularıyla yakından ilgilenmiştir. Hatta doğunun ileride cehaletten dolayı sıkıntı teşkil edecğini ve birileri tarafından ülkenin aleyhinde kullanılacağını sezmiştir. Bu hastalığın ve tehlikenin ızdırabıyla İstanbul&#8217;a kadar gitmiş, halifeyle görüşmek istemiştir. Ancak padişahla bizzat görüşme mevzuu meçhuldür.<br />
<br />
Fakat araya giren paşalar üstadı dinlemiş, adetleri üzere, ihsanı şahaneden vaatler, teminatlar ve hediyeler teklif etmişlerdir.<br />
<br />
Üstadımız ise; &#8220;Ben maaş dilencisi değilim, maksadımı te&#8217;hir ve maaşı tacil etmek ne hikmete mebnidir.&#8221; diyerek teklifi reddediyor.<br />
<br />
Paşalarla arasında ciddi anlamda münakaşalar oluyor. Hatta üstadın Fizana, Trablus ve Taif&#8217;e sürülmesi bile gündeme geliyor. Fakat zülüflü İsmail paşanın (askeri okullar müfettişi) tavsiyesi ile, üstadımızdan kurtulmanın yolunu onu tımarhaneye göndermekte buluyorlar. Üstadımız 2 Musevi, 1 Rum, 1 Ermeni, 1&#8217;de Türk doktorundan rapor alınarak, "Toptaşı tımarhanesi"ne konuluyor. Orada bir müddet kalıyor. Tımarhanenin en yetkili doktoru tarafından yakın takipte, uzun görüşmeler ve sohbetler neticesinde doktor, şöyle bir rapor tanzim ediyor. &#8220; Eğer Bediüzzaman da zerre kadar mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı adam yoktur.&#8221;<br />
<br />
Bu hadise Cemal Kutay&#8217;ın eserlerinde, üstadın divanı harbi örfi eserinde, o zamanlarda Eşref Edip beyin çıkardığı yeni istiklal gazetesinde nakledilmiştir. Ayrıca Necmettin Şahiner&#8217;in bilinmeyen taraflarıyla Said Nursi eserinde anlatılmaktadır.<br />
<br />
Muazzez üstadımızın tımarhanede 15 gün kadar kaldığı rivayet edilmektedir." <br />
ALINTIDIR<br />
http://www.forumneuro.com/showthread.php?p=2895779<br />
*************************************************<br />
<br />
Devr-i istibdadta tımarhaneden sonra tevfikhanede iken Zabtiye Nazırı Şefik Paşa ile muhaveredir : <br />
Zaptiye Nazırı : Padişah sana selam etmiş .. Bin Kuruş da maaş bağlamış . Sonra da yirmi otuz lira yapacak dedi.<br />
<br />
Cevaben : Ben maaş dilencisi değilim . BİN LİRA DA OLSA KABUL EDEMEM. Kendim için gelmedim. Millet için geldim . hemde bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükuttur ( susma payı ) <br />
<br />
Nazır : iradeyi reddediyoraun. İrade red olunmaz.<br />
<br />
Cevaben dedim : Reddediyorum . Ta ki padişah darılsın . Beni çağırsın . Bende doğrusunu söyliyim.<br />
<br />
Nazdır : Neticesi vahimdir ? ..<br />
<br />
Cevaben : Neticesi deniz olsa , geniş bir kabirdir.İ' dam olunsam milletimin kalbinde yatacağım . Hemde İstanbul ' a geldiğim vakit , hayatımı rüşvet getirmişim . Ne ederseniz ediniz.<br />
Bunuda ciddi söylüyorum ; ben isterim ki ebna-i cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki , devlete intisab , hizmet etmek içindir.Maaşı kapmak için değildir. Hemde benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesir iledir. O da hasbilikledir , bu da garazsızlık , oda ivazsızlık , oda terk-i menafi-i şahsiye iledir. Binaenalyh , ben maaşın kabulunde ma'zurum <br />
<br />
Nazır : Senin Kürdistan ' da neşr-i ma' rif olan maksadın Meclis-i Vükela ' da derdest-i tezekkürdür.<br />
<br />
Cevaben : Acaba ma' rifi tehir , maaşı tacil edersiniz , ne kaide iledir. Menfaat-i şahsiyyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih ediyorsunuz. <br />
<br />
Nazır hiddet etti ' .. <br />
<br />
Ben dedim : Ben hür yaşamışım . Hürriyet*i mutlakanın meydanı olan Kürdisdan dağlarında büüymüşüm . Bana hiddet faide vermez. Nafile yorulmayınız ! .. Beni nefiy edin , Fizan olsun , Yemen olsun razıyım . Siz de pineduzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz . Bende yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum <br />
<br />
Nazır : Ne demek istiyorsun ?<br />
<br />
Cevaben dedim : Sigara kağıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkar ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor . Ben acemi idim , altına girmedim Üsüne düştüm . Suret-i telebbüsüm gibi ahlakımda sakil idi . Bir kere Mabeyn' de yırtıldı . Şişli de bir ... ' nin evine düştüm . Orada da yırtıldı . Şekerci Han ' ına düştüm , orada da yırtıldı.Tımarhaneye düştüm. Şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm.<br />
Hasılı : Siz de okadar yamacılık yapamazsınız . Bende incinirim . Hem de Kürdistan ' da iken sizi iyi bilirdim . Bu ahval sizin serairinizi bana iyi öğretti . Bahusus tımarhane bu metinleri bana iyi şerhetti .. Hemde bu hallere teşekkür ederim. Zira su-i zan makamında hüsn-ü zan ederdim <br />
<br />
Asar-ı Bediiye S : 331<br />
<br />
KAYNAKALR:<br />
http://www.Risaleforum.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
BEDİÜZZAMANIN TIMARHANE MACERASI:<br />
<br />
Bir takım bilgisiz kişilerle beraber, mühim bazı şahsiyetler de; Hz. Üstad Bediüzzaman ve merhum Sultan Abdülhamid han hz.&#8217;leriyle ilgili raviden ravîye intikal yoluyla gelen mesnetsiz dedikodularla bir şeyler konuştuklarını duymaktayız. Özeti şöyledir:<br />
<br />
Sözde, &#8220;Bediüzzaman hz.&#8217;leri Mehmet Âkif merhumla birlikte<br />
<br />
İttihatçılarla bir olup 1907&#8211;1909&#8217; larda Sultan Abdulhamid&#8217;in tahttan indirilmesine çalışmışlar ve aleyhinde konuşmalar yapmışlardır. Hatta Abdülhamid&#8217;in hal&#8217;i için fetvalar vermişlerdir?.. Ama bilahare Bediüzzaman Said Nursi bundan büyük pişmanlık duymuş, tevbe etmiş ve siyaset&#8217;ten tamamen çekilerek &#8220;Şeytan&#8217;dan ve siyasetten Allah&#8217;a sığınırım&#8221; demiştir.&#8221; dedikten sonra, Nurcular Bediüzzaman&#8217;ın bu mevzu&#8217;daki beyanlarını Nur risalelerinden çıkarıp kayıp ettirmişlerdir ilh?.!<br />
<br />
Elcevap: Bediüzzaman hz.&#8217;leri 1907 yılının Aralık ayının son günlerinde İstanbul&#8217;a ulaştığı hakkında kesin belgelerle sabittir. Onun İstanbul&#8217;a gelişinin asıl amacı, Van&#8217;da kurmak istediği Medresetüzzehra isimli üniversitenin maddi finansmanı için, Sultan Abdulhamid&#8217;le görüşerek temin ve taahhüt altına almaktı. İstanbul&#8217;a gelir gelmez padişahla görüşme imkânının yollarını aradı. <br />
<br />
1908&#8217;in Mart ayı başlarında Mabeyn-i hümayûn&#8217;a gitti, padişahla çok önemli bir hususa dair görüşmek istediğini söyledi. Ama maalesef oradaki vazifeli paşalar bu isteği reddettiler. Bediüzzaman&#8217;la,  o çoğu mason olan paşalar arasında tartışmalar yaşandı. Dolayısıyla o pek mühim görüşme mümkün olamadı. Fakat Bediüzzaman bu görüşme talebinden vazgeçmedi, çare ve imkân yollarını aramaya devam etti. Ferik Ahmet Muhtar paşa delaletiyle İstanbul Şişli&#8217;de Vanlı zengin bir adamın evinde mabeyin paşalarıyla ikinci bir görüşme sağlandı. Burada yine mevzu&#8217; hakkında sert münakaşalar oldu.<br />
<br />
Sonuçta ipler koptu ve Bediüzzaman&#8217;ın mutasavver olan görüşmeden ümidi kesildi. Son bir çare olarak Padişaha hitaben meramını anlatan bir dilekçe kaleme alarak (dilekçe&#8217;de şarkın cehaletten kurtulmasının tek çaresi, bir &#8220;Darül-Funun&#8221;un Van&#8217;da kurulmasıdır diyerek) dilekçeyi<br />
<br />
Mabeyn-ı humayuna bıraktı. Birkaç gün daha bekledi. Yine bir ses çıkmadığını görünce; padişahın ve devletin nazarını doğunun ahvaline çekmek niyetiyle, Fatih tarafında bulunan Şekerci Hanında bir oda kiralayarak kapısına şöyle bir levha astı: &#8220;Burada her çeşit suale cevap verilir. Her müşkül halledilir. Ama hiç kimseye sual sorulmaz.&#8221;<br />
<br />
Bu garip ilan üzerine, iki ay süresince her çeşit ilim adamı, her türlü ilme dair-gelip- sualler sordular.,bütün gelenler mutlak isabetli cevaplar aldılar. Bu acip hadise üzerine, mabeyn paşalarına bir telaş düştü ve Bediüzzaman&#8217;dan kurtulma yollarını aramaya koyuldular. Sonunda şu planı düşündüler: &#8220;Şu her şeyi bilen adam deli olmalıdır&#8221; vicdanı satılmış bir iki doktordan uydurmasyon bir rapor hazırlattırdılar ve masum ve günahsız, ama vatan ve millet aşkıyla tutuşan, hamiyet ve gayret nuruyla feveranda olan Bediüzzaman&#8217;ı alıp tımarhaneye koydular. Birkaç gün sonra, akıl hastanesi Baştabibi vicdanlı, hamiyetli ve basiretli bir zat olduğundan Bediüzzaman&#8217;ı karşılıklı konuşarak muayene ettikten sonra meselenin künhüne vukufiyet peyda eyledi ve Mabeyne şöyle bir rapor tanzim eyleyip yolladı: &#8220;Eğer Bediüzzaman&#8217;da zerre kadar bir cünunluk varsa, o takdirde Dünyada hiçbir akıllı insan yoktur.&#8221;<br />
<br />
Bunun üzerine Mabeyin paşaları şaşırdılar; ne yapalım, ne edelim de bundan kurtulalım diye çare düşündüler. Sonunda: &#8220;Bunu bir süre nezarette bulunduralım Padişahtan kendisine bir miktar parayı bahşiş ve rüşvet tarzında gönderelim. Herhalde o bu parayı görünce çeker gider&#8221; diye bu tedbiri, Sultan Abdülhamid&#8217;e bildirip kabul ettirmeye çalışalım. Tedbir kabul gördü. Padişah adına zaptiye nazırı  Şefik Paşa görevlendirildi.30 altın peşin bahşiş,her ayda 10 altın maaş..ileride bu maaş daha da arttırılacak diye Sultan Abdulhamidin selamıyla birlikte teklifen götürüldü.Bediüzzaman&#8217;ın Şefik paşaya cevabı şöyle oldu: &#8220;Ben maaş dilencisi değilim. Bin altın da olsa kabul edemem&#8230; ilh&#8221; uzun bir muhavere &#8230;<br />
<br />
İşte tımarhane, nazarethane derken 24 Temmuz 1908 günü 2. Meşrutiyet Padişahın fermanıyla ilan edildi. Bediüzzaman hazretleri ya Meşrutiyetin ilanı gününde, ya da bir-iki gün önce serbest bırakıldı. İstanbul&#8217;da, Selanik&#8217;te hürriyetçilerin tertipledikleri nümayişlere Bediüzzaman da katıldı. Meşrutiyeti İslami şeriata tatbik eden uzun nutuklar irad etti. Onun hürriyet ve meşrutiyeti şeriata tatbik eden bu nutukları ta o günlerde kitaplaştırılarak yayınlandı.<br />
<br />
Böylece Bediüzzaman hazretleri bütün gücüyle meşrutiyet ve hürriyeti İslam Şeriatına tatbik ederek icraata konması için çalıştı, çabaladı. İttihat &#8211;Terakki Cemiyeti içindeki, Ahrar Fırkası ileri gelenleri ile görüşmeler yaptı. Üç dört ay onlarla beraber göründü. Lakin İttihat ve Terakki&#8217;deki hâkim olan Farmason, aynı zamanda ırkçı gurup, Bediüzzaman&#8217;ın katıksız İslamcılık ve Şeriatçılığını hazım edemeyip ondan ayrıldılar ve düşman kesildiler. <br />
<br />
<br />
İttihatçıların içinde gerçek milliyetçi olan ümmetçi gurubu da bu farmasonlardan aleni olmasa da, fikir ve düşünce sahasında ayrılmışlardı. Bu arada müspet-menfi cemiyetler, kulüpler de açılmış ve açılıyordu. <br />
<br />
Derken, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları bila-istisna Müslümanların itimatlarını kazanmış âlim ve fazıl şahsiyetlerdi. Ancak Volkan adlı gazetesiyle birlikte gelip bu cemiyete üye olan Derviş Vahdeti müstesna. İşte bu cemiyet kurulduktan bir müddet sonra, Bediüzzaman&#8217;da ona dâhil oldu. Ve ittihatçılardan (Mason ve Farmason gurubundan)tamamen yüz çevirip ayrıldı. Ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin bir naşir-i efkarı olmuş olan Volkan gazetesinde, hem İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyeti İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden kaideli ilmi beyanlarını, gayet pervasızca makalelerle yayınlamaya başladı. <br />
<br />
Aynı günlerde yayın hayatına başlayana &#8220;Sırat-ı Müstakim&#8221; ve sonra &#8220;Sebilür-reşad&#8221; dergisiyle Bediüzzaman&#8217;ın bir muarefesi olmadı. Dolayısıyla bu dergide ta 1911&#8217;lere kadar Bediüzzaman&#8217;ın herhangi bir makalesi yayınlanmadı. Bu derginin başmuharriri Mehmet Akif Beydi. Gerçekten M.Akif beyin Sultan Abdulhamid&#8217;i eleştiren sert ve kırıcı yazı ve şiirleri yayınlanıyordu. Yani Sebillür-reşad dergisi ve onun sahibi Eşref Edip ve başmuharriri M.Akif bey bağımsız ve kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bediüzzaman ise, İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin bir üyesi olarak makaleler neşrediyordu..<br />
<br />
Yani, M. Akif merhumla Bediüzzaman&#8217;ın müşterek ve birleşik herhangi bir tavır ve hareketleri diye bir şey söz konusu değildir. İşte hal ve durum çok net olarak bu merhalede iken, sofiliği galip bazı muhterem zatlar veya bilgisiz bir kısım insanlar, mesnetsiz, hatta asılsız bazı rivayetlere dayanarak,güya Bediüzzaman hazretleriyle Merhum Akif Bey el ele vererek Merhum Sultan Abdülhamid aleyhine kampanya açmış ve hatta onun hal&#8217;ı için fetvalar bile vermişlerdir diyebilecek kadar ileri gidiyorlar.<br />
<br />
Bediüzzaman&#8217;ın bütün nutuk, kitap ve makaleleri hiçbiri zayi olmadan zabt ve kaydedilmiş, mahfuzdurlar. Onun hiçbir yazısında, merhum Sultan Hamid&#8217;in şahsiyetini ve halifelik makamını tezyif edici hiçbir şey yoktur. Vardır diyen varsa, hodri meydan kendilerini göstersinler. Evet, Bediüzzaman&#8217;ın o gün ki kitap, nutuk ve makalelerinde; Abdülhamid Hanın etrafında çöreklenmiş kısmen mason paşaları eliyle, ama onun namına yapılmış yanlış, gayr-ı şer&#8217;i ve zaman zaman zulümlü icraatlarını tenkit edici ifadeleri olmuştur. Lakin bu tenkitler içerisinde itidale çağırıcı, çözümler önerici pek çok ilmi tahkikli nasihatle beyanatları da beraber olmuştur.<br />
<br />
İşte, Bediüzzaman&#8217;ın adı geçen makale, kitap ve nutuklarında, istikamet çizgisini gösteren pusula mesabesindeki ilmi hakikatlerden ötürü pişman olmamış ve o yüzden de siyasetten çekilmemiştir. Bilakis adı geçen makale ve nutukları 1950 den sonra da, siyaset erbabına iletilmek üzere neşrettirmişlerdir. Bütün bu nutuklar, makaleler ve kitaplar bilahare tarafımızdan &#8220;Asar-ı Bediiye&#8221; adlı bir kitapta bir araya getirilip yayınlanmıştır, görülebilir. <br />
<br />
Buna göre Bediüzzaman hazretlerinin tarafgirane siyasetçilikten nefret edip yüz çevirme hadisesi 1919&#8217; larda vuku bulduğunu onun net ifadesiyle sabittir ki Risale-i Nurdan 23. Mektubun dördüncü veçhinde kayıtlıdır. Şimdi hurafeli ve hezeyanlı ve çirkin iddialı bir dedikodu olan Bediüzzaman hazretleri Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva verdi veya fetva yazısını yazdı diyenlere karşı cevabımız şöyle özetliyoruz ve diyoruz ki: Bu hurafeli  iddianın hiçbir belgesi, tanığı yoktur. Belge ve şahidi ibraz edilmezse, doğrudan iftira olur.<br />
<br />
Oysa ki: Bediüzzaman hazretlerini imha için onun can düşmanı kesilmiş olan ittihatçıların en baş hedefleri o idi. İttihatçılardaki farmason gurubun hedefinde İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin üyelerinin ve özellikle Bediüzzaman&#8217;ın:&#8220;Sultan Abdulhamidci ve Mürteci kimseler&#8221; olarak tanımlayarak onu idam ettirmek için ellerinden geleni diriğ etmiyorlardı. Nitekim çapulcu denmeye seza hareket ordusu gelip İstanbul&#8217;u kuşattığı Rumi 11 Nisan 1325 (Miladi 24 Nisan 1909 ) da İttihad-ı Muhammedi üyelerini yakalamaya başladıkları günlerde Bediüzzaman hz.leri hayatını boşa sarf etmemek ve koruma altına almak niyetiyle İstanbul&#8217;dan ayrılıp İzmit&#8217;e gelmiştir. Bediüzzaman&#8217;ın İzmit&#8217;te beklediği günlerde miladi 27 Nisan 1909 Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı gerçekleştirilmiş oluyordu. Miladi 30 Nisan 1909&#8217;da da Bediüzzaman hazretleri İzmit&#8217;te yakalanıp tevkif edilerek İstanbul&#8217;a götürülmüş 23 gün Harbiye nezaretinde tutuklu bulundurulmuş 2 nolu Divan-ı Harb mahkemesinde sorgulandıktan sonra tahliye edilmiştir. Bir gün sonra da,1 nolu Divan-ı Harp mahkemesinde yargılanmış, gayet merdane ve pervasızca müdafaaları sonunda beraat almıştır.<br />
<br />
Bu yazdıklarım kafadan atma mesnetsiz lakırdılar değil, belgeli, vesikalı beyanlardır. Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin 1.cildinde belgeleriyle kayıtlıdırlar. Şimdi sorarım; Hal ve serencam böyle olursa, acaba bilgisizce olan iddiada: &#8220;Bediüzzaman Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva yazdı&#8221; sözlerin kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılır. Evet, Bediüzzaman hazretleri değil Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva vermek, tam aksine Divan-ı Harbi Örfide &#8220;Sultan-ı mazlum, Şefkatli sultan&#8221; tarzında müdafaalarda bulunmuştur. &#8220;İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi&#8221; eserine bakılabilir. Bu cevabi yazımız umarız ki birkaç, gün önce bu konuda Adana&#8217;da konferans veren AKP&#8217;li Milletvekili Fatih Çalışkan beye de ulaşır. (Not: Sultan Abdulhamidin hal&#8217;ı için fetva yazısını kaleme alanın Elmalılı Hamdi Yazır olduğu malum ve meşhurdur.)<br />
<br />
Lütfen Mufassal Tarihçe-i Hayat 1.Cil sahife 446 &#8216;ya müracaat!...<br />
<br />
Hoşça kalın..<br />
<br />
15.03.2007 Ş.Urfa<br />
<br />
Abdülkadir BADILLI<br />
Lütfen Mufassal Tarihçe-i Hayat 1.Cil sahife 446 &#8216;ya müracaat!...<br />
http://www.gencadam.net/content/view/688/29/<br />
<br />
***************************************************************<br />
<br />
 GOOGLDE ARA BEDİÜZZMAN TIMARHANE<br />
http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=...%3Dlang_tr<br />
<br />
<br />
"Muazzez üstadımız eski Said döneminde memleketin meseleleriyle; özellikle de, doğunun eğitim ve kültür konularıyla yakından ilgilenmiştir. Hatta doğunun ileride cehaletten dolayı sıkıntı teşkil edecğini ve birileri tarafından ülkenin aleyhinde kullanılacağını sezmiştir. Bu hastalığın ve tehlikenin ızdırabıyla İstanbul&#8217;a kadar gitmiş, halifeyle görüşmek istemiştir. Ancak padişahla bizzat görüşme mevzuu meçhuldür.<br />
<br />
Fakat araya giren paşalar üstadı dinlemiş, adetleri üzere, ihsanı şahaneden vaatler, teminatlar ve hediyeler teklif etmişlerdir.<br />
<br />
Üstadımız ise; &#8220;Ben maaş dilencisi değilim, maksadımı te&#8217;hir ve maaşı tacil etmek ne hikmete mebnidir.&#8221; diyerek teklifi reddediyor.<br />
<br />
Paşalarla arasında ciddi anlamda münakaşalar oluyor. Hatta üstadın Fizana, Trablus ve Taif&#8217;e sürülmesi bile gündeme geliyor. Fakat zülüflü İsmail paşanın (askeri okullar müfettişi) tavsiyesi ile, üstadımızdan kurtulmanın yolunu onu tımarhaneye göndermekte buluyorlar. Üstadımız 2 Musevi, 1 Rum, 1 Ermeni, 1&#8217;de Türk doktorundan rapor alınarak, "Toptaşı tımarhanesi"ne konuluyor. Orada bir müddet kalıyor. Tımarhanenin en yetkili doktoru tarafından yakın takipte, uzun görüşmeler ve sohbetler neticesinde doktor, şöyle bir rapor tanzim ediyor. &#8220; Eğer Bediüzzaman da zerre kadar mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı adam yoktur.&#8221;<br />
<br />
Bu hadise Cemal Kutay&#8217;ın eserlerinde, üstadın divanı harbi örfi eserinde, o zamanlarda Eşref Edip beyin çıkardığı yeni istiklal gazetesinde nakledilmiştir. Ayrıca Necmettin Şahiner&#8217;in bilinmeyen taraflarıyla Said Nursi eserinde anlatılmaktadır.<br />
<br />
Muazzez üstadımızın tımarhanede 15 gün kadar kaldığı rivayet edilmektedir." <br />
ALINTIDIR<br />
http://www.forumneuro.com/showthread.php?p=2895779<br />
*************************************************<br />
<br />
Devr-i istibdadta tımarhaneden sonra tevfikhanede iken Zabtiye Nazırı Şefik Paşa ile muhaveredir : <br />
Zaptiye Nazırı : Padişah sana selam etmiş .. Bin Kuruş da maaş bağlamış . Sonra da yirmi otuz lira yapacak dedi.<br />
<br />
Cevaben : Ben maaş dilencisi değilim . BİN LİRA DA OLSA KABUL EDEMEM. Kendim için gelmedim. Millet için geldim . hemde bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükuttur ( susma payı ) <br />
<br />
Nazır : iradeyi reddediyoraun. İrade red olunmaz.<br />
<br />
Cevaben dedim : Reddediyorum . Ta ki padişah darılsın . Beni çağırsın . Bende doğrusunu söyliyim.<br />
<br />
Nazdır : Neticesi vahimdir ? ..<br />
<br />
Cevaben : Neticesi deniz olsa , geniş bir kabirdir.İ' dam olunsam milletimin kalbinde yatacağım . Hemde İstanbul ' a geldiğim vakit , hayatımı rüşvet getirmişim . Ne ederseniz ediniz.<br />
Bunuda ciddi söylüyorum ; ben isterim ki ebna-i cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki , devlete intisab , hizmet etmek içindir.Maaşı kapmak için değildir. Hemde benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesir iledir. O da hasbilikledir , bu da garazsızlık , oda ivazsızlık , oda terk-i menafi-i şahsiye iledir. Binaenalyh , ben maaşın kabulunde ma'zurum <br />
<br />
Nazır : Senin Kürdistan ' da neşr-i ma' rif olan maksadın Meclis-i Vükela ' da derdest-i tezekkürdür.<br />
<br />
Cevaben : Acaba ma' rifi tehir , maaşı tacil edersiniz , ne kaide iledir. Menfaat-i şahsiyyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih ediyorsunuz. <br />
<br />
Nazır hiddet etti ' .. <br />
<br />
Ben dedim : Ben hür yaşamışım . Hürriyet*i mutlakanın meydanı olan Kürdisdan dağlarında büüymüşüm . Bana hiddet faide vermez. Nafile yorulmayınız ! .. Beni nefiy edin , Fizan olsun , Yemen olsun razıyım . Siz de pineduzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz . Bende yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum <br />
<br />
Nazır : Ne demek istiyorsun ?<br />
<br />
Cevaben dedim : Sigara kağıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkar ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor . Ben acemi idim , altına girmedim Üsüne düştüm . Suret-i telebbüsüm gibi ahlakımda sakil idi . Bir kere Mabeyn' de yırtıldı . Şişli de bir ... ' nin evine düştüm . Orada da yırtıldı . Şekerci Han ' ına düştüm , orada da yırtıldı.Tımarhaneye düştüm. Şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm.<br />
Hasılı : Siz de okadar yamacılık yapamazsınız . Bende incinirim . Hem de Kürdistan ' da iken sizi iyi bilirdim . Bu ahval sizin serairinizi bana iyi öğretti . Bahusus tımarhane bu metinleri bana iyi şerhetti .. Hemde bu hallere teşekkür ederim. Zira su-i zan makamında hüsn-ü zan ederdim <br />
<br />
Asar-ı Bediiye S : 331<br />
<br />
KAYNAKALR:<br />
http://www.Risaleforum.com]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>