<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bizimwebsite Forumları - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/</link>
		<description><![CDATA[Bizimwebsite Forumları - http://www.bizimwebsite.com/forum]]></description>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 15:14:21 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursi ve Mehdilik]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=90</link>
			<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 23:31:40 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=90</guid>
			<description><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursi ve Mehdilik<br />
<br />
<br />
Öte tarafdan &#8220;Bu zamanda nesiller bilinmiyor.&#8221; ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.<br />
<br />
Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu (56) müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler.<br />
<br />
Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu:<br />
<br />
"'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dahildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir." (57)<br />
<br />
Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli. (58) Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)&#8212;gaybî ihbarlarıyla&#8212;bu zamandaki bir dairesi olduğunu (59) biliyoruz.<br />
<br />
Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir.<br />
Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, &#8220;Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)&#8221; dediğini görüyoruz. <br />
<br />
Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, &#8220;Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır&#8221; gibisinden bir şüphe gelir.<br />
<br />
Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve, &#8220;Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim&#8230; Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!&#8221; der. (60)<br />
<br />
Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten (61) oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, &#8220;Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?&#8221; derdi.<br />
<br />
Nitekim, Hz. Üstadın, &#8220;Denizli Kahramanı&#8221; diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek. (62) bu gerçeği teyid eder.<br />
<br />
Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, &#8220;Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim&#8221; cevabını vermişlerdi. (63)<br />
<br />
Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun âhirzamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler:<br />
<br />
&#8220;O Zât, hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hamil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&#8221; (64)<br />
<br />
Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan &#8220;Bütün günlerde Mehdi-i Azam,&#8221; merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de, &#8220;bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd&#8221; (65) diye bahsederler.<br />
<br />
Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zât olduğunu söyler. Kuleönünde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üstada yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında (66) yer alan mektubunda &#8220;Risale-i Nur, şu zamanın bir mehdîsi ve müceddidir&#8221; der.<br />
<br />
Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da îmanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük mânevî ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdîliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, &#8220;İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, &#8216;İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir&#8217; diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdî telakkì etmişler&#8221; demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı mânevînin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır. (67)<br />
<br />
Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı mânevîsini Mehdî olarak görmekte tereddüt etmemektedirler.<br />
<br />
Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der: <br />
<br />
"Bir tek gâyem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gâyedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim." (68)<br />
<br />
Sonra onun ortaya koyduğu, &#8220;Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.<br />
<br />
Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır.&#8221; (69) Böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek.<br />
<br />
Bediüzzaman Mehdîliği kabullenmiş midir?<br />
<br />
<br />
Birçok evliyanın müjdelediği, hayatındayken de birçok Nur Talebelerinin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri mehdîlikle ilgili kanaatlerini Bediüzzaman niçin kabul etmemiş, niçin herşeyi şahs-ı mânevîye vermiştir?<br />
<br />
Mehdî'nin, &#8220;Ben Mehdî'yim&#8221; diye ortaya çıkması, Mevdûdî'nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, &#8220;Ben Mehdî'yim&#8221; demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır. <br />
<br />
İnsanın, hizmetleri ve eserleri sebebiyle lâyık gördüğü bir kimseye Mehdî deme hakkı olabileceği gibi, kendine göre haklı gerekçelerle Mehdî kabul etmemesinde de dinen bir sakınca yoktur. Çünkü bu, peygambere îman veya inkâr gibi îmanî bir mesele değildir. Peygamber peygamberliğini ilân etmek mecburiyetindeyken, Mehdî mehdiliğini ilâna mecbur, hatta memur değildir. O üstlendiği vazifeyi hakkıyla yapmak, insanları irşad etmekle görevlidir.<br />
<br />
Sonra İbni Hacer'in, "Kim ben salihim derse salih olmadığına delildir" dediği gibi, "Kim açık açık ben Mehdîyim diye ortaya çıkarsa, Mehdî olmadığına delildir." Onun için Mehdînin açıkça "Ben Mehdîyim" demesi beklenmemelidir. İmtihan sırrı gereği dolaylı şekillerde işaretlerle yetinecektir.<br />
<br />
En ağır şartlarda, binbir türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak bir asra yakın ömrünü milletin îmanının kurtulması ve saadetine adayan ve milyonları bulan talebelerinin hemen hemen tamamının şehadetiyle mehdîliği tasdik edilen Bediüzzaman'ın, bunu açıkça kabul etmediğini görüyoruz. Acaba niçin?<br />
<br />
Bunun birkısım sebeplerine &#8220;Bediüzzaman'ın seyyidliği meselesi&#8221; konusunda bir ölçüde temas etmiştik. Diğer bazı noktalar üzerinde daha durmakta fayda görüyoruz.<br />
<br />
Talebelerinin mehdîlik isnad etmeleri üzerine, &#8220;Ziyade hüsn-ü zan eskidenberi cereyan ediyor ve itiraz edilmez&#8221; diyen ve onların pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi duâ, temennî olarak gören Bediüzzaman, aslında bu hüsn-ü zanlara bütün bütün ilişmiyor, aksine bunu onların kemâl-i itikadlerinin bir tereşşuhu ve delili olarak kabul ediyordu. Oysa hüsn-ü zanla, duâ ile Mehdî olunmazdı. Sayıları milyonları bulan, kendilerini hak ve hakikate adayan böylesine kuvvetli hüsn-ü zanlar da elbette bütün bütün reddedilmezdi.<br />
Bediüzzaman gibi Sünnet-i Seniyyeyi program edinmiş, Hakîm ismine mazhar olmuş bir zâtın, vâkıa ters düşen birşeyi kabullenmesi de düşünülemezdi.<br />
<br />
Bediüzzaman, tevâzû ve mahviyeti esas edinmiş bir İslâm büyüğüdür. Onca ilmine, büyüklüğüne rağmen hürmet gösterilmesinden, şöhretten alabildiğine kaçardı. &#8220;Mısır'da, Amerika'da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yadedilecektiniz&#8221; diyenlere şu cevabı vermişti:<br />
<br />
&#8220;Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedâr bir hodfüruşluk olan tarihlere şaşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur'un mesleği olan ihlasa zıddır ve münafîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz&#8221; diyor, sadece Kur'ân'ın bu asra bakan bir tefsiri olan Risale-i Nurları nazara veriyordu. (70)<br />
<br />
Hodfüruşluk, şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik Bediüzzaman'ın en çok korktuğu, kaçtığı şeylerdi. Mehdîlik isnadının hodfüruşluk mânâsını hatıra getirebileceğini, bir şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterebileceğini söylüyor, hatta &#8220;Eskidenberi ve şimdi de bazı safdil ve makamperest zatların Mehdî olacağım&#8221; diye dâvâ ettiklerini kaydetmeyi ihmal etmiyordu. (71)<br />
<br />
Bediüzzaman, Denizli ehl-i vukufunun, &#8220;Eğer mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler&#8221; demeleri üzerine de şu açıklamaları yapmıştı:<br />
<br />
&#8220;Bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan ve şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makàmâta gözümü dikmem ve Nur'daki ihlası bozmamak için, uhrevî makàmât dahi verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.&#8221; (72)<br />
<br />
Bediüzzaman, eski dostu Yeşil Salih'e yazdığı mektupta da enaniyet, şan ve şöhretin en çok kaçtığı şeyler olduğunu dile getiriyordu:<br />
<br />
&#8220;Tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdî şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek ne isterim ve ne de liyakatim var. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederim ki; beni bana beğendirmemiş, dehşetli kusurlarımı bana göstermiş.<br />
<br />
Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhretperestlik olmasından; bir enaniyet, bir hodfüruşluk, bir riyakârlık ihtimali var. Bu ise bizim gibilere tam zarardır.&#8221; (73)<br />
<br />
Bediüzzaman, kendini daima kusurlu görür, dikkatleri hizmete teksif eder, üzerinde durulması gereken hususun bu olduğunu vurgulardı. Bir keresinde mektup yazan ve kendisine yüksek makamlar isnad eden talebesine, &#8220;Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız&#8221; diye önemli olanın hizmet ve vazife olduğuna dikkat çekiyor ve daha sonra da şöyle diyordu:<br />
<br />
&#8220;Madem bu zamanda, herşeyin fevkinde hizmet-i îmaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset daireleri ebedî, daimî, sâbit hizmet-i îmaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz. Risale-i Nur'un, talimatı dairesinde bize bahş ettiği feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makamlar vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlas lâzımdır; onda terakkì etmeliyiz.&#8221; (74)<br />
<br />
Bediüzzaman'a göre îman hizmetinin yerini hiçbir şey, hatta en yüksek mânevî makamlar dahi tutamazdı. Risale-i Nur'un ana esasları arasında yer alan mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlasa muvaffakiyet en büyük makamlar da verilse terk etmeyi gerektiriyordu. Bediüzzaman, konuyla ilgili bir hatırasını anlatırken, Nurların fütûhâtını kalben temaşa ederken, gelişmelere, bazı has kardeşlerinin Nur'un tercümanına verdikleri makam noktasında baktığını söyler. O makama göre fütuhâtı az bulur, kalbinde o makamın şerefi gereği hırsla vazife-i İlâhiyeye karışma tarzında bir şikayet belirir. Sırf Allah rızası için bazı biçarelerin îmanlarını Risale-i Nurlarla kurtarmaya vesile olma sebebiyle şükür ve hamd gerekirken bir şikayet ve sıkıntı uyandığını söyler. Sonra mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlas gibi Nur'un prensipleriyle meseleye baktığında ruhunda o fütuhattan dolayı binlerce hamd ü senâ, teşekkür, sürûr ve sevinç uyanır. Sonra da şöyle der:<br />
<br />
&#8220;Ben o halde iken anladım ki makàmât-ı mâneviye dahi mesleğimizde mevzûbahis olmamalı. Eğer bazı has kardeşlerimin hakkımdan yüz derece ziyade bana verdikleri hisse ve makam hakikat olsa ve hakkım da olsa, mezkûr hakikat için bırakmağa, meslek-i Nûriyedeki ihlas-ı tâmme bırakmağa mecbur ediyor.&#8221; (75)<br />
<br />
Evet, ona göre hizmet her türlü maddî ve mânevî makamdan daha önemliydi. Program ve meslek edindiği, bilfiil semeresini görüp çalıştığı, gâye-i hareket ve hedef ittihaz ettiği bu hizmet, tahkîkî îmanı kalblere nakşederek ölümün îdam-ı ebedîsinden biçareleri kurtarma ve mübarek milleti de her türlü anarşilikten muhafaza etme hizmetiydi. (76)<br />
<br />
Bu hizmetin diğer bir önemli yanı ise Hıristiyanlığı mağlup edip anarşiliği yetiştiren Kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevî istilâsına set çekmekti. İşte Risale-i Nur bu konuda bir sedd-i Zülkarneyn vazifesi görmekteydi. (77)<br />
<br />
Bu hizmet Sedd-i Zülkarneyn'i yıkıp dünyayı fesada veren Yecüc ve Mecüc gibi, İslâm seddini sarsmaya çalışan Yecüc ve Me'cücden daha müthiş ahlâk ve hayatta meydana gelen karanlıklı anarşilik ve zulümlü dinsizliğin fesad ve ifsadına, tahribatına karşı güçlü bir set oluşturmak ve o tahribatı tamir etmeye yönelik bir hizmetti. (78)<br />
<br />
İşte Bediüzzaman, bu hizmetlerin ehemmiyeti üzerinde duruyor, mânevî makamlara değil, bu hizmetlere bakmak gerektiğini belirtiyordu. Bir gün &#8220;mânevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i îman ve hakikatin istedikleri nuranî makamlar ve uhrevî rütbelerden, halis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen, reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazû ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?&#8221; şeklinde sorulan soruya ihlas sırrı ve şefkatin ehl-i îmanın ebedî hayatlarını kurtarma gibi önemli bir hizmetin, değil bu gibi makamları ebedî hayatın makamlarını dahi fedâ etmeyi gerektirdiğini söylüyor ve sebep olabileceği tehlikeleri sayıyor, şöyle diyordu:<br />
<br />
&#8220;Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de ehl-i îmanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa&#8212;hem lüzum var&#8212;kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim.&#8221;<br />
<br />
Bediüzzaman, çağın şartları gereği büyük makamların herşeyi kendine âlet ve basamak yaptığını, dünyevî makamlar için mukaddesâtını âlet edebileceğini, hatta mânevî makamlar olsa tehlikenin daha da artacağını, &#8220;Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor&#8221; diye itham altında bırakılıp neşrettiği hakikatlerin yayılmasının da tereddütlerle zedeleneceğini, şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararının bin olacağını söyler.<br />
<br />
Sonra da özetle şu cümlelere yer verir: &#8220;Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere, vesile olabilen şeylerden beni menediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakàik-i îmaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.&#8221;<br />
<br />
Görüldüğü gibi önemli olan ihlasla îman hakikatlerini ders verebilmektir. Bu büyük bir kutup olup da binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetlidir. Bu hususu da şöyle açıklıyor Bediüzzaman: <br />
<br />
&#8220;Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, &#8216;Husûsî makamından ve hususî hissiyatından geliyor&#8217; nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.&#8221; (79)<br />
<br />
Başka bir yerde de yine Bediüzzaman, ihlas sırrının ehemmiyeti üzerinde duruyor, bu rütbeleri kendine değil, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsine veriyor, Risale-i Nur'un hakiki ihlasına ve hiçbir şeye, hatta mânevî ve uhrevî makàmâta dahi âlet olmayışına bir cihette zarar verdiğine dikkat çekiyordu.<br />
<br />
Daha sonra Bediüzzaman, zamanın şahs-ı mânevî zamanı olduğunu, onun için de büyük ve bakì hakikatlerin fânî, âciz ve sükùt edebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğine, ihlas sırrının zedeleneceğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu:<br />
<br />
&#8220;Hiçbir şeye âlet olmayan Nur'daki ihlas zedelenir, avâm-ı mü'minînin nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye (delile dayalı kesinlik) dahi kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gâlibe inkılab eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmanda görünmemeye başlar&#8230;&#8221;80<br />
<br />
Bediüzzaman, bilhassa bu zamanda, îmanların kurtarılması, kuvvetlenmesi, taklitten tahkike ulaşması için hakikati hiçbir şeye âlet etmeyen, nefsine hiç bir pay çıkarmayan kimselerin bulunması gerektiği üzerinde duruyordu. Tâ ki böylece verdiği îman dersinden istifade edilebilsin, kendilerinde kesin bir kanaat meydana gelebilsindi. (81)<br />
<br />
Onun içindir ki Bediüzzaman, hakikatin hatırı için yirmisekiz sene sürecek uzun bir sürgün ve hapishane hayatını tercih edecek, &#8220;Konuşan yalnız hakikattir&#8221; diyecek, onlara toz kondurmayacaktı.<br />
<br />
Başka bir yerde de Bediüzzaman, kendini Risale-i Nur'un hakikatiyle ve şâkirdlerin şahs-ı mânevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre bir tercümanı olarak nitelediği zâtına verilmesinin sakıncalarına dikkat çekiyor, kâinatın en büyük meselesi olan îman hizmetinin zarar göreceğini söylüyordu. Çünkü îman hizmeti her zaman öncelik ve birinciliğini korumalıydı. Oysa ehl-i dünya, ehl-i siyaset ve avam tabakası, gerçekte her zaman önceliği olan îman hizmetine göre ancak onuncu sırada yer alabilen siyaset ve içtimâî hayattaki hizmetlere öncelik verebiliyorlardı. Üstada da bir İslâm inkılâpçısı nazarıyla baktıkları için bu sosyal hayatta Risale-i Nur'a cephe alınması, fütûhâtına set çekilmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise hata olduğu kadar zararlıydı da. (82)<br />
<br />
Demek oluyor ki, Bediüzzaman, bilhassa ihlas sırrı gereği maddî ve mânevî makamları terk etmeyi zorunlu görüyor, bir hizmet fedâîsi olmayı herşeye tercih ediyordu. Önemli olan da bu değil midir?<br />
<br />
Hz. Mehdî'yi tanımanın önemi<br />
<br />
 <br />
<br />
er asırda hidayet edici mehdî ve müceddidler gelmiş, İslâmı içerisine sokulmak istenen hürafelerden ayıklamış, arındırmış, aslî şekli, bütün safvet ve berraklığıyla yeniden ortaya koymuşlardır.<br />
<br />
Gazalî zamanında yolunu sapıtmış felsefe, İslâma hücuma kalkmıştı. O, Kur'ân'dan aldığı ilhamla felsefenin istinad kalelerini bir bir çökertmiş, ehl-i îmanı rahatlatmıştı.<br />
<br />
Diğer mücedditler de yaşadıkları çağın şartları içerisinde İslâma yönelen hücumları bir bir bertaraf etmişlerdir.<br />
<br />
Fitnelerin en dehşetlisine maruz kalan çağımız ise, bunların üstesinden gelebilecek, geçmiş asırlara göre daha büyük bir mürşid ve mehdîyi bekler olmuştur.<br />
<br />
Elbette ki bu asır, bütün bu korkunç mânevî felâketlere göğüs gerebilecek, gerekli tecdid ve irşadı yapabilecek bir kutb-u âzamı gerektirmektedir. İşte o kutb-u âzam da Hz. Mehdîdir. <br />
<br />
Mehdî Âl-i Resûlü tanımanın her Müslüman için büyük bir önemi vardır.<br />
<br />
Çünkü ondan çok şeyler istifade edecektir. Kuvve-i mâneviyesini toparlayacak, cesaret kazanacak, akıl bataryasını ilmi ve fikriyle dolduracak, ruh ve kalbini irşadıyla doyuracak, dünya ve âhiretini o sayede aydınlatacak ve îmar edecektir.<br />
<br />
İnancı gereği doğrunun, hayrın, hakkın ve haklının yanında olmayı bir sorumluluk olarak gören mü'mine düşen, elbette ondan âzamî derecede istifade etmek olacaktır. Onun yanında, safında, şahs-ı mânevîsi içerisinde yer alacak, Deccalizm ve Süfyanizme karşı mücadele verecektir.<br />
<br />
Bir mü'min için onun kervanına katılmak kadar önemli bir hadise ve saadet olamayacağı gibi onu tanıyamamak, onun yanında olamamak kadar da büyük bir gaflet düşünülemez.<br />
<br />
Eğer kişi, Mehdî'yi tanıyıp da gayrete gelebiliyor, ona talebe olmanın hakkını verebiliyor, hazzını yaşayabiliyorsa, Mehdî'den çok şeyler istifade eder. Ama onu tanıdığı halde gaflet içinde yaşıyor, mukaddes dâvâsına ilgisiz kalıyor, onun can baş koyduğu hakikatlere gönül veremiyor, safında şu veya bu bahanelerle yer almıyor veya alamıyor, yoğun bir gayret ve faaliyet içerisine giremiyorsa, su kaynağının başında bulunduğu halde susuzluktan kıvranan insan misali kendine yazık etmiş olur.<br />
<br />
Hz. Mehdî ve onun nuranî cemaati binbir türlü sıkıntı ve meşakkatlerle İslâmı yüceltme ve yayma gayretleri içerisinde ter döküp kendilerini yiyip bitirirken, uyanamayan, kılını dahi kıpırdatmayan insanın iş işten geçtikten sonra uyanması, pişman olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Hz. Mehdî'nin böylelerine verebileceği birşey de yoktur.<br />
<br />
Evet, önemli olan Mehdîyi tanıyıp gereği neyse ona göre hareket edebilmektir.<br />
<br />
Sonsöz<br />
<br />
<br />
Habil ve Kabille başlayan ve Kıyamete kadar devam edecek olan hakla bâtıl, iyiyle kötü, inançla inançsızlık mücadelesinde zaman zaman insanlar çeşitli zulüm, baskı, işkence, maddî ve mânevî felâketlere maruz kalmış; içerisine düştükleri bu ümitsizlik atmosferinden kurtulabilmek için de bir kurtarıcı aramışlardır.<br />
<br />
Bu, tarihî ve sosyolojik bir hakikattir.<br />
<br />
Âhirzamanda bu iki zıt kutbun mücadelesinin ise büyük bir şiddet kazandığını görüyoruz. Öyle ki, görülmemiş bu büyük fitnenin başını Deccal ve Süfyan çekmekte ve tahribatla iş görmekteler. Bunların karşısında da mücadele veren Hz. İsa'yla Hz. Mehdî var.<br />
<br />
Her ne kadar Büyük Deccala karşı, zaman zaman maddî güç gerekiyorsa da, yaymaya çalıştıkları inançsızlığa karşı maddeten değil, mânen, yani ilmen ve fikren mücadele vermek gerekiyor. Hz. Mehdî, onların inkâra endeksli saltanatlarını sarsılmaz delillere dayanan "ilim" kılıncıyla târ ü mâr etmektedir. <br />
<br />
Deccal, bir komiteye, bir şahs-ı mânevîye dayanarak dehşetli icraatını yaparken, Hz. Mehdî de tamirâtını yine bir şahs-ı mânevîye istinad ederek ortaya koyuyor. <br />
<br />
Hz. Mehdî îman, hayat, şeriat olmak üzere üç safhadan meydana gelen icraatının ilkini ihlas, sadakat ve tesanüdü esas alan cemaatiyle, ikincisi ve üçüncüsünü şahs-ı mânevîsi, seyyidler nesli, ehl-i îman, daha da öte Hıristiyanların dindar rûhânîlerinin de desteğini alarak gerçekleştirecektir. <br />
<br />
İster Mehdî gelmiş olsun, ister gelmemiş olsun Müslümana düşen görev, kendini tenbelliği atmak değil, üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yapmak olacaktır. Herşeyi Mehdîden beklemek yerine, her an vazife başında olmak, ona zemin hazırlamak dinin ve aklın gereğidir. Bediüzzaman'ın, Barla'dayken, "Hocam, merak etmeyin, Mehdî gelecek, herşeyi düzeltecek" diyen safî kalbli bir zâta, "Mehdî geldiğinde seni vazife başında bulsun" (83) şeklinde verdiği cevap bu açıdan çok anlamlıdır. <br />
<br />
Biz, bu düşüncelerle, çalışmamızda Deccal, Mehdî ve Hz. İsa hakkındaki rivayetleri bir bir ele alıp anlaşılması gerektiği şekliyle ortaya koymaya çalıştık. İslâmın diğer meselelerde olduğu gibi bu meselelerde de ne kadar makûl, mantıkî beyanlarda bulunduğunu göstermeye gayret ettik.<br />
<br />
Eğer çalışmamız, bunları gerektiği gibi ortaya koyabiliyor, şüphe ve tereddütleri gidermede, doğru bilgilendirmede yardımcı olabiliyorsa, hedefine ulaşmış olacaktır. Bu da bizi ancak mutlu eder.<br />
<br />
Karar okuyucuların.<br />
<br />
Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal <br />
<br />
Dipnotlar<br />
<br />
<br />
--------------------------------<br />
1. Şuâlar, s. 504.<br />
2. Mektûbât, s. 60.<br />
3. Şuâlar, s. 514.<br />
4. A.g.e.<br />
5. Mektûbât, s. 60.<br />
6. Kastamonu Lâhikası, 24.<br />
7. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 167.<br />
8. Münazarat, s. 47.<br />
9. Kastamonu Lâhikası, 145-146.<br />
10. Mektûbât, s. 425.<br />
11. Emirdağ Lahikası, 1:57.<br />
12. Kastamonu Lâhikası, 145.<br />
13. Buharî, Cihad: 103; Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 34.<br />
14. Kastamonu Lahikası, s. 62.<br />
15. Emirdağ Lahikası, 1:66.<br />
16. A.g.e., 1:232.<br />
17. A.g.e., 1:66-67.<br />
18. A.g.e., 1:20.<br />
19. A.g.e., 1:90.<br />
20. A.g.e., 1:181.<br />
21. Kastamonu Lahikası, s. 111.<br />
22. A.g.e., s. 145.<br />
23. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
24. Kastamonu Lahikası, s. 145-146.<br />
25. Şuâlar, s. 314.<br />
26. Tarihçe-i Hayat, s. 131-132.<br />
27. Emirdağ Lâhikası, 1:231-232.<br />
28. Kastamonu Lahikası, s. 145.<br />
29. A.g.e., s. 62.<br />
30. Mektûbât, s. 334.<br />
31. Sami Cebeci, Yeni Asya Gazetesi, 5 Eylül 1995.<br />
32. Sikke, s. 11.<br />
33. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 152-153. <br />
34. Şuâlar, s. 264.<br />
35. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
36. Tarihçe-i Hayat, s. 127.<br />
37. Mektûbât, s. 360-361.<br />
38. A.g.e., s. 425.<br />
39. Lem'alar, s. 155.<br />
40. Kastamonu Lahikası, s. 151.<br />
41. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 135-136.<br />
42. Şuâlar, s. 152.<br />
43. A.g.e., s. 619-620.<br />
44. Sadreddin Yüksel. Bağdadî'nin Divanının Şerhi, No: 1200.<br />
45. Emirdağ Lahikası, 1:232. <br />
46. Barla Lâhikası, s. 102.<br />
47. Hacı Zihni Efendi, Meşahirü'n-Nisa, 1:227; Daru't-Tab'atü'l-Âhire.<br />
48. el-Burhan, Varak: 86b.<br />
49. Mektûbât, s. 357.<br />
50. A.g.e., s. 413.<br />
51. Muhakemât, s. 38. <br />
52. Sikke-i tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
53. Afyon Mahkemesi Müdafaası (Osmanlıca, s. 78).<br />
54. Şuâlar (Osmanlıca ) s. 287.<br />
55. Emirdağ Lâhikası, 1:232-233.<br />
56. Feyzü'l-Kadir, 1:55 (H. 15).<br />
57. Şuâlar, s. 358.<br />
58. Lem'alar (Osmanlıca), s. 120.<br />
59. Emirdağ Lâhikası, I:61.<br />
60. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 1990), 1:36.<br />
61. Badıllı, A.g.e., s. 1:35.<br />
62. Emirdağ Lahikası (Osmanlıca), s. 16.<br />
63. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3:238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bknz, Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:35-39.<br />
64. Şuâlar, s. 578.<br />
65. Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:38-39.<br />
66. Barla Lahikası, s. 103.<br />
67. Emirdağ Lahikası, 1:232.<br />
68. Şuâlar, s. 427.<br />
69. Kastamonu Lahikası, s. 28.<br />
70. Emirdağ Lahikası, 1:169-170.<br />
71. A.g.e., 1:232.<br />
72. A.g.e., 1:233.<br />
73. A.g.e., 1:141.<br />
74. Emirdağ Lâhikası, 1:65-66.<br />
75. Tılsımlar Mecmuası, s. 169 (İstanbul: Tenvir Neşriyet, 1988).<br />
76. Emirdağ Lâhikası, 1:20.<br />
77. A.g.e., 1:90. <br />
78. Kastamonu Lâhikası, s. 111.<br />
79. Emirdağ Lâhikası, 1:67.<br />
80. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11-12. <br />
81. Tarihçe-i Hayat, s. 595.<br />
82. Kastamonu Lahikası, s. 148.<br />
83. Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren, Kur'ân ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996), s. 96. <br />
<br />
 <br />
<br />
 KAYNAK; http://www.bediuzzamansaidnursi.org/]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursi ve Mehdilik<br />
<br />
<br />
Öte tarafdan &#8220;Bu zamanda nesiller bilinmiyor.&#8221; ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.<br />
<br />
Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu (56) müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler.<br />
<br />
Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu:<br />
<br />
"'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dahildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir." (57)<br />
<br />
Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli. (58) Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)&#8212;gaybî ihbarlarıyla&#8212;bu zamandaki bir dairesi olduğunu (59) biliyoruz.<br />
<br />
Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir.<br />
Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, &#8220;Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)&#8221; dediğini görüyoruz. <br />
<br />
Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, &#8220;Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır&#8221; gibisinden bir şüphe gelir.<br />
<br />
Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve, &#8220;Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim&#8230; Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!&#8221; der. (60)<br />
<br />
Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten (61) oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, &#8220;Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?&#8221; derdi.<br />
<br />
Nitekim, Hz. Üstadın, &#8220;Denizli Kahramanı&#8221; diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek. (62) bu gerçeği teyid eder.<br />
<br />
Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, &#8220;Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim&#8221; cevabını vermişlerdi. (63)<br />
<br />
Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun âhirzamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler:<br />
<br />
&#8220;O Zât, hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hamil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&#8221; (64)<br />
<br />
Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan &#8220;Bütün günlerde Mehdi-i Azam,&#8221; merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de, &#8220;bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd&#8221; (65) diye bahsederler.<br />
<br />
Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zât olduğunu söyler. Kuleönünde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üstada yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında (66) yer alan mektubunda &#8220;Risale-i Nur, şu zamanın bir mehdîsi ve müceddidir&#8221; der.<br />
<br />
Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da îmanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük mânevî ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdîliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, &#8220;İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, &#8216;İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir&#8217; diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdî telakkì etmişler&#8221; demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı mânevînin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır. (67)<br />
<br />
Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı mânevîsini Mehdî olarak görmekte tereddüt etmemektedirler.<br />
<br />
Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der: <br />
<br />
"Bir tek gâyem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gâyedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim." (68)<br />
<br />
Sonra onun ortaya koyduğu, &#8220;Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.<br />
<br />
Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır.&#8221; (69) Böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek.<br />
<br />
Bediüzzaman Mehdîliği kabullenmiş midir?<br />
<br />
<br />
Birçok evliyanın müjdelediği, hayatındayken de birçok Nur Talebelerinin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri mehdîlikle ilgili kanaatlerini Bediüzzaman niçin kabul etmemiş, niçin herşeyi şahs-ı mânevîye vermiştir?<br />
<br />
Mehdî'nin, &#8220;Ben Mehdî'yim&#8221; diye ortaya çıkması, Mevdûdî'nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, &#8220;Ben Mehdî'yim&#8221; demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır. <br />
<br />
İnsanın, hizmetleri ve eserleri sebebiyle lâyık gördüğü bir kimseye Mehdî deme hakkı olabileceği gibi, kendine göre haklı gerekçelerle Mehdî kabul etmemesinde de dinen bir sakınca yoktur. Çünkü bu, peygambere îman veya inkâr gibi îmanî bir mesele değildir. Peygamber peygamberliğini ilân etmek mecburiyetindeyken, Mehdî mehdiliğini ilâna mecbur, hatta memur değildir. O üstlendiği vazifeyi hakkıyla yapmak, insanları irşad etmekle görevlidir.<br />
<br />
Sonra İbni Hacer'in, "Kim ben salihim derse salih olmadığına delildir" dediği gibi, "Kim açık açık ben Mehdîyim diye ortaya çıkarsa, Mehdî olmadığına delildir." Onun için Mehdînin açıkça "Ben Mehdîyim" demesi beklenmemelidir. İmtihan sırrı gereği dolaylı şekillerde işaretlerle yetinecektir.<br />
<br />
En ağır şartlarda, binbir türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak bir asra yakın ömrünü milletin îmanının kurtulması ve saadetine adayan ve milyonları bulan talebelerinin hemen hemen tamamının şehadetiyle mehdîliği tasdik edilen Bediüzzaman'ın, bunu açıkça kabul etmediğini görüyoruz. Acaba niçin?<br />
<br />
Bunun birkısım sebeplerine &#8220;Bediüzzaman'ın seyyidliği meselesi&#8221; konusunda bir ölçüde temas etmiştik. Diğer bazı noktalar üzerinde daha durmakta fayda görüyoruz.<br />
<br />
Talebelerinin mehdîlik isnad etmeleri üzerine, &#8220;Ziyade hüsn-ü zan eskidenberi cereyan ediyor ve itiraz edilmez&#8221; diyen ve onların pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi duâ, temennî olarak gören Bediüzzaman, aslında bu hüsn-ü zanlara bütün bütün ilişmiyor, aksine bunu onların kemâl-i itikadlerinin bir tereşşuhu ve delili olarak kabul ediyordu. Oysa hüsn-ü zanla, duâ ile Mehdî olunmazdı. Sayıları milyonları bulan, kendilerini hak ve hakikate adayan böylesine kuvvetli hüsn-ü zanlar da elbette bütün bütün reddedilmezdi.<br />
Bediüzzaman gibi Sünnet-i Seniyyeyi program edinmiş, Hakîm ismine mazhar olmuş bir zâtın, vâkıa ters düşen birşeyi kabullenmesi de düşünülemezdi.<br />
<br />
Bediüzzaman, tevâzû ve mahviyeti esas edinmiş bir İslâm büyüğüdür. Onca ilmine, büyüklüğüne rağmen hürmet gösterilmesinden, şöhretten alabildiğine kaçardı. &#8220;Mısır'da, Amerika'da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yadedilecektiniz&#8221; diyenlere şu cevabı vermişti:<br />
<br />
&#8220;Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedâr bir hodfüruşluk olan tarihlere şaşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur'un mesleği olan ihlasa zıddır ve münafîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz&#8221; diyor, sadece Kur'ân'ın bu asra bakan bir tefsiri olan Risale-i Nurları nazara veriyordu. (70)<br />
<br />
Hodfüruşluk, şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik Bediüzzaman'ın en çok korktuğu, kaçtığı şeylerdi. Mehdîlik isnadının hodfüruşluk mânâsını hatıra getirebileceğini, bir şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterebileceğini söylüyor, hatta &#8220;Eskidenberi ve şimdi de bazı safdil ve makamperest zatların Mehdî olacağım&#8221; diye dâvâ ettiklerini kaydetmeyi ihmal etmiyordu. (71)<br />
<br />
Bediüzzaman, Denizli ehl-i vukufunun, &#8220;Eğer mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler&#8221; demeleri üzerine de şu açıklamaları yapmıştı:<br />
<br />
&#8220;Bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan ve şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makàmâta gözümü dikmem ve Nur'daki ihlası bozmamak için, uhrevî makàmât dahi verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.&#8221; (72)<br />
<br />
Bediüzzaman, eski dostu Yeşil Salih'e yazdığı mektupta da enaniyet, şan ve şöhretin en çok kaçtığı şeyler olduğunu dile getiriyordu:<br />
<br />
&#8220;Tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdî şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek ne isterim ve ne de liyakatim var. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederim ki; beni bana beğendirmemiş, dehşetli kusurlarımı bana göstermiş.<br />
<br />
Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhretperestlik olmasından; bir enaniyet, bir hodfüruşluk, bir riyakârlık ihtimali var. Bu ise bizim gibilere tam zarardır.&#8221; (73)<br />
<br />
Bediüzzaman, kendini daima kusurlu görür, dikkatleri hizmete teksif eder, üzerinde durulması gereken hususun bu olduğunu vurgulardı. Bir keresinde mektup yazan ve kendisine yüksek makamlar isnad eden talebesine, &#8220;Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız&#8221; diye önemli olanın hizmet ve vazife olduğuna dikkat çekiyor ve daha sonra da şöyle diyordu:<br />
<br />
&#8220;Madem bu zamanda, herşeyin fevkinde hizmet-i îmaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset daireleri ebedî, daimî, sâbit hizmet-i îmaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz. Risale-i Nur'un, talimatı dairesinde bize bahş ettiği feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makamlar vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlas lâzımdır; onda terakkì etmeliyiz.&#8221; (74)<br />
<br />
Bediüzzaman'a göre îman hizmetinin yerini hiçbir şey, hatta en yüksek mânevî makamlar dahi tutamazdı. Risale-i Nur'un ana esasları arasında yer alan mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlasa muvaffakiyet en büyük makamlar da verilse terk etmeyi gerektiriyordu. Bediüzzaman, konuyla ilgili bir hatırasını anlatırken, Nurların fütûhâtını kalben temaşa ederken, gelişmelere, bazı has kardeşlerinin Nur'un tercümanına verdikleri makam noktasında baktığını söyler. O makama göre fütuhâtı az bulur, kalbinde o makamın şerefi gereği hırsla vazife-i İlâhiyeye karışma tarzında bir şikayet belirir. Sırf Allah rızası için bazı biçarelerin îmanlarını Risale-i Nurlarla kurtarmaya vesile olma sebebiyle şükür ve hamd gerekirken bir şikayet ve sıkıntı uyandığını söyler. Sonra mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlas gibi Nur'un prensipleriyle meseleye baktığında ruhunda o fütuhattan dolayı binlerce hamd ü senâ, teşekkür, sürûr ve sevinç uyanır. Sonra da şöyle der:<br />
<br />
&#8220;Ben o halde iken anladım ki makàmât-ı mâneviye dahi mesleğimizde mevzûbahis olmamalı. Eğer bazı has kardeşlerimin hakkımdan yüz derece ziyade bana verdikleri hisse ve makam hakikat olsa ve hakkım da olsa, mezkûr hakikat için bırakmağa, meslek-i Nûriyedeki ihlas-ı tâmme bırakmağa mecbur ediyor.&#8221; (75)<br />
<br />
Evet, ona göre hizmet her türlü maddî ve mânevî makamdan daha önemliydi. Program ve meslek edindiği, bilfiil semeresini görüp çalıştığı, gâye-i hareket ve hedef ittihaz ettiği bu hizmet, tahkîkî îmanı kalblere nakşederek ölümün îdam-ı ebedîsinden biçareleri kurtarma ve mübarek milleti de her türlü anarşilikten muhafaza etme hizmetiydi. (76)<br />
<br />
Bu hizmetin diğer bir önemli yanı ise Hıristiyanlığı mağlup edip anarşiliği yetiştiren Kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevî istilâsına set çekmekti. İşte Risale-i Nur bu konuda bir sedd-i Zülkarneyn vazifesi görmekteydi. (77)<br />
<br />
Bu hizmet Sedd-i Zülkarneyn'i yıkıp dünyayı fesada veren Yecüc ve Mecüc gibi, İslâm seddini sarsmaya çalışan Yecüc ve Me'cücden daha müthiş ahlâk ve hayatta meydana gelen karanlıklı anarşilik ve zulümlü dinsizliğin fesad ve ifsadına, tahribatına karşı güçlü bir set oluşturmak ve o tahribatı tamir etmeye yönelik bir hizmetti. (78)<br />
<br />
İşte Bediüzzaman, bu hizmetlerin ehemmiyeti üzerinde duruyor, mânevî makamlara değil, bu hizmetlere bakmak gerektiğini belirtiyordu. Bir gün &#8220;mânevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i îman ve hakikatin istedikleri nuranî makamlar ve uhrevî rütbelerden, halis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen, reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazû ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?&#8221; şeklinde sorulan soruya ihlas sırrı ve şefkatin ehl-i îmanın ebedî hayatlarını kurtarma gibi önemli bir hizmetin, değil bu gibi makamları ebedî hayatın makamlarını dahi fedâ etmeyi gerektirdiğini söylüyor ve sebep olabileceği tehlikeleri sayıyor, şöyle diyordu:<br />
<br />
&#8220;Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de ehl-i îmanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa&#8212;hem lüzum var&#8212;kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim.&#8221;<br />
<br />
Bediüzzaman, çağın şartları gereği büyük makamların herşeyi kendine âlet ve basamak yaptığını, dünyevî makamlar için mukaddesâtını âlet edebileceğini, hatta mânevî makamlar olsa tehlikenin daha da artacağını, &#8220;Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor&#8221; diye itham altında bırakılıp neşrettiği hakikatlerin yayılmasının da tereddütlerle zedeleneceğini, şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararının bin olacağını söyler.<br />
<br />
Sonra da özetle şu cümlelere yer verir: &#8220;Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere, vesile olabilen şeylerden beni menediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakàik-i îmaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.&#8221;<br />
<br />
Görüldüğü gibi önemli olan ihlasla îman hakikatlerini ders verebilmektir. Bu büyük bir kutup olup da binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetlidir. Bu hususu da şöyle açıklıyor Bediüzzaman: <br />
<br />
&#8220;Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, &#8216;Husûsî makamından ve hususî hissiyatından geliyor&#8217; nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.&#8221; (79)<br />
<br />
Başka bir yerde de yine Bediüzzaman, ihlas sırrının ehemmiyeti üzerinde duruyor, bu rütbeleri kendine değil, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsine veriyor, Risale-i Nur'un hakiki ihlasına ve hiçbir şeye, hatta mânevî ve uhrevî makàmâta dahi âlet olmayışına bir cihette zarar verdiğine dikkat çekiyordu.<br />
<br />
Daha sonra Bediüzzaman, zamanın şahs-ı mânevî zamanı olduğunu, onun için de büyük ve bakì hakikatlerin fânî, âciz ve sükùt edebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğine, ihlas sırrının zedeleneceğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu:<br />
<br />
&#8220;Hiçbir şeye âlet olmayan Nur'daki ihlas zedelenir, avâm-ı mü'minînin nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye (delile dayalı kesinlik) dahi kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gâlibe inkılab eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmanda görünmemeye başlar&#8230;&#8221;80<br />
<br />
Bediüzzaman, bilhassa bu zamanda, îmanların kurtarılması, kuvvetlenmesi, taklitten tahkike ulaşması için hakikati hiçbir şeye âlet etmeyen, nefsine hiç bir pay çıkarmayan kimselerin bulunması gerektiği üzerinde duruyordu. Tâ ki böylece verdiği îman dersinden istifade edilebilsin, kendilerinde kesin bir kanaat meydana gelebilsindi. (81)<br />
<br />
Onun içindir ki Bediüzzaman, hakikatin hatırı için yirmisekiz sene sürecek uzun bir sürgün ve hapishane hayatını tercih edecek, &#8220;Konuşan yalnız hakikattir&#8221; diyecek, onlara toz kondurmayacaktı.<br />
<br />
Başka bir yerde de Bediüzzaman, kendini Risale-i Nur'un hakikatiyle ve şâkirdlerin şahs-ı mânevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre bir tercümanı olarak nitelediği zâtına verilmesinin sakıncalarına dikkat çekiyor, kâinatın en büyük meselesi olan îman hizmetinin zarar göreceğini söylüyordu. Çünkü îman hizmeti her zaman öncelik ve birinciliğini korumalıydı. Oysa ehl-i dünya, ehl-i siyaset ve avam tabakası, gerçekte her zaman önceliği olan îman hizmetine göre ancak onuncu sırada yer alabilen siyaset ve içtimâî hayattaki hizmetlere öncelik verebiliyorlardı. Üstada da bir İslâm inkılâpçısı nazarıyla baktıkları için bu sosyal hayatta Risale-i Nur'a cephe alınması, fütûhâtına set çekilmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise hata olduğu kadar zararlıydı da. (82)<br />
<br />
Demek oluyor ki, Bediüzzaman, bilhassa ihlas sırrı gereği maddî ve mânevî makamları terk etmeyi zorunlu görüyor, bir hizmet fedâîsi olmayı herşeye tercih ediyordu. Önemli olan da bu değil midir?<br />
<br />
Hz. Mehdî'yi tanımanın önemi<br />
<br />
 <br />
<br />
er asırda hidayet edici mehdî ve müceddidler gelmiş, İslâmı içerisine sokulmak istenen hürafelerden ayıklamış, arındırmış, aslî şekli, bütün safvet ve berraklığıyla yeniden ortaya koymuşlardır.<br />
<br />
Gazalî zamanında yolunu sapıtmış felsefe, İslâma hücuma kalkmıştı. O, Kur'ân'dan aldığı ilhamla felsefenin istinad kalelerini bir bir çökertmiş, ehl-i îmanı rahatlatmıştı.<br />
<br />
Diğer mücedditler de yaşadıkları çağın şartları içerisinde İslâma yönelen hücumları bir bir bertaraf etmişlerdir.<br />
<br />
Fitnelerin en dehşetlisine maruz kalan çağımız ise, bunların üstesinden gelebilecek, geçmiş asırlara göre daha büyük bir mürşid ve mehdîyi bekler olmuştur.<br />
<br />
Elbette ki bu asır, bütün bu korkunç mânevî felâketlere göğüs gerebilecek, gerekli tecdid ve irşadı yapabilecek bir kutb-u âzamı gerektirmektedir. İşte o kutb-u âzam da Hz. Mehdîdir. <br />
<br />
Mehdî Âl-i Resûlü tanımanın her Müslüman için büyük bir önemi vardır.<br />
<br />
Çünkü ondan çok şeyler istifade edecektir. Kuvve-i mâneviyesini toparlayacak, cesaret kazanacak, akıl bataryasını ilmi ve fikriyle dolduracak, ruh ve kalbini irşadıyla doyuracak, dünya ve âhiretini o sayede aydınlatacak ve îmar edecektir.<br />
<br />
İnancı gereği doğrunun, hayrın, hakkın ve haklının yanında olmayı bir sorumluluk olarak gören mü'mine düşen, elbette ondan âzamî derecede istifade etmek olacaktır. Onun yanında, safında, şahs-ı mânevîsi içerisinde yer alacak, Deccalizm ve Süfyanizme karşı mücadele verecektir.<br />
<br />
Bir mü'min için onun kervanına katılmak kadar önemli bir hadise ve saadet olamayacağı gibi onu tanıyamamak, onun yanında olamamak kadar da büyük bir gaflet düşünülemez.<br />
<br />
Eğer kişi, Mehdî'yi tanıyıp da gayrete gelebiliyor, ona talebe olmanın hakkını verebiliyor, hazzını yaşayabiliyorsa, Mehdî'den çok şeyler istifade eder. Ama onu tanıdığı halde gaflet içinde yaşıyor, mukaddes dâvâsına ilgisiz kalıyor, onun can baş koyduğu hakikatlere gönül veremiyor, safında şu veya bu bahanelerle yer almıyor veya alamıyor, yoğun bir gayret ve faaliyet içerisine giremiyorsa, su kaynağının başında bulunduğu halde susuzluktan kıvranan insan misali kendine yazık etmiş olur.<br />
<br />
Hz. Mehdî ve onun nuranî cemaati binbir türlü sıkıntı ve meşakkatlerle İslâmı yüceltme ve yayma gayretleri içerisinde ter döküp kendilerini yiyip bitirirken, uyanamayan, kılını dahi kıpırdatmayan insanın iş işten geçtikten sonra uyanması, pişman olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Hz. Mehdî'nin böylelerine verebileceği birşey de yoktur.<br />
<br />
Evet, önemli olan Mehdîyi tanıyıp gereği neyse ona göre hareket edebilmektir.<br />
<br />
Sonsöz<br />
<br />
<br />
Habil ve Kabille başlayan ve Kıyamete kadar devam edecek olan hakla bâtıl, iyiyle kötü, inançla inançsızlık mücadelesinde zaman zaman insanlar çeşitli zulüm, baskı, işkence, maddî ve mânevî felâketlere maruz kalmış; içerisine düştükleri bu ümitsizlik atmosferinden kurtulabilmek için de bir kurtarıcı aramışlardır.<br />
<br />
Bu, tarihî ve sosyolojik bir hakikattir.<br />
<br />
Âhirzamanda bu iki zıt kutbun mücadelesinin ise büyük bir şiddet kazandığını görüyoruz. Öyle ki, görülmemiş bu büyük fitnenin başını Deccal ve Süfyan çekmekte ve tahribatla iş görmekteler. Bunların karşısında da mücadele veren Hz. İsa'yla Hz. Mehdî var.<br />
<br />
Her ne kadar Büyük Deccala karşı, zaman zaman maddî güç gerekiyorsa da, yaymaya çalıştıkları inançsızlığa karşı maddeten değil, mânen, yani ilmen ve fikren mücadele vermek gerekiyor. Hz. Mehdî, onların inkâra endeksli saltanatlarını sarsılmaz delillere dayanan "ilim" kılıncıyla târ ü mâr etmektedir. <br />
<br />
Deccal, bir komiteye, bir şahs-ı mânevîye dayanarak dehşetli icraatını yaparken, Hz. Mehdî de tamirâtını yine bir şahs-ı mânevîye istinad ederek ortaya koyuyor. <br />
<br />
Hz. Mehdî îman, hayat, şeriat olmak üzere üç safhadan meydana gelen icraatının ilkini ihlas, sadakat ve tesanüdü esas alan cemaatiyle, ikincisi ve üçüncüsünü şahs-ı mânevîsi, seyyidler nesli, ehl-i îman, daha da öte Hıristiyanların dindar rûhânîlerinin de desteğini alarak gerçekleştirecektir. <br />
<br />
İster Mehdî gelmiş olsun, ister gelmemiş olsun Müslümana düşen görev, kendini tenbelliği atmak değil, üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yapmak olacaktır. Herşeyi Mehdîden beklemek yerine, her an vazife başında olmak, ona zemin hazırlamak dinin ve aklın gereğidir. Bediüzzaman'ın, Barla'dayken, "Hocam, merak etmeyin, Mehdî gelecek, herşeyi düzeltecek" diyen safî kalbli bir zâta, "Mehdî geldiğinde seni vazife başında bulsun" (83) şeklinde verdiği cevap bu açıdan çok anlamlıdır. <br />
<br />
Biz, bu düşüncelerle, çalışmamızda Deccal, Mehdî ve Hz. İsa hakkındaki rivayetleri bir bir ele alıp anlaşılması gerektiği şekliyle ortaya koymaya çalıştık. İslâmın diğer meselelerde olduğu gibi bu meselelerde de ne kadar makûl, mantıkî beyanlarda bulunduğunu göstermeye gayret ettik.<br />
<br />
Eğer çalışmamız, bunları gerektiği gibi ortaya koyabiliyor, şüphe ve tereddütleri gidermede, doğru bilgilendirmede yardımcı olabiliyorsa, hedefine ulaşmış olacaktır. Bu da bizi ancak mutlu eder.<br />
<br />
Karar okuyucuların.<br />
<br />
Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal <br />
<br />
Dipnotlar<br />
<br />
<br />
--------------------------------<br />
1. Şuâlar, s. 504.<br />
2. Mektûbât, s. 60.<br />
3. Şuâlar, s. 514.<br />
4. A.g.e.<br />
5. Mektûbât, s. 60.<br />
6. Kastamonu Lâhikası, 24.<br />
7. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 167.<br />
8. Münazarat, s. 47.<br />
9. Kastamonu Lâhikası, 145-146.<br />
10. Mektûbât, s. 425.<br />
11. Emirdağ Lahikası, 1:57.<br />
12. Kastamonu Lâhikası, 145.<br />
13. Buharî, Cihad: 103; Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 34.<br />
14. Kastamonu Lahikası, s. 62.<br />
15. Emirdağ Lahikası, 1:66.<br />
16. A.g.e., 1:232.<br />
17. A.g.e., 1:66-67.<br />
18. A.g.e., 1:20.<br />
19. A.g.e., 1:90.<br />
20. A.g.e., 1:181.<br />
21. Kastamonu Lahikası, s. 111.<br />
22. A.g.e., s. 145.<br />
23. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
24. Kastamonu Lahikası, s. 145-146.<br />
25. Şuâlar, s. 314.<br />
26. Tarihçe-i Hayat, s. 131-132.<br />
27. Emirdağ Lâhikası, 1:231-232.<br />
28. Kastamonu Lahikası, s. 145.<br />
29. A.g.e., s. 62.<br />
30. Mektûbât, s. 334.<br />
31. Sami Cebeci, Yeni Asya Gazetesi, 5 Eylül 1995.<br />
32. Sikke, s. 11.<br />
33. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 152-153. <br />
34. Şuâlar, s. 264.<br />
35. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
36. Tarihçe-i Hayat, s. 127.<br />
37. Mektûbât, s. 360-361.<br />
38. A.g.e., s. 425.<br />
39. Lem'alar, s. 155.<br />
40. Kastamonu Lahikası, s. 151.<br />
41. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 135-136.<br />
42. Şuâlar, s. 152.<br />
43. A.g.e., s. 619-620.<br />
44. Sadreddin Yüksel. Bağdadî'nin Divanının Şerhi, No: 1200.<br />
45. Emirdağ Lahikası, 1:232. <br />
46. Barla Lâhikası, s. 102.<br />
47. Hacı Zihni Efendi, Meşahirü'n-Nisa, 1:227; Daru't-Tab'atü'l-Âhire.<br />
48. el-Burhan, Varak: 86b.<br />
49. Mektûbât, s. 357.<br />
50. A.g.e., s. 413.<br />
51. Muhakemât, s. 38. <br />
52. Sikke-i tasdik-i Gaybî, s. 11.<br />
53. Afyon Mahkemesi Müdafaası (Osmanlıca, s. 78).<br />
54. Şuâlar (Osmanlıca ) s. 287.<br />
55. Emirdağ Lâhikası, 1:232-233.<br />
56. Feyzü'l-Kadir, 1:55 (H. 15).<br />
57. Şuâlar, s. 358.<br />
58. Lem'alar (Osmanlıca), s. 120.<br />
59. Emirdağ Lâhikası, I:61.<br />
60. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 1990), 1:36.<br />
61. Badıllı, A.g.e., s. 1:35.<br />
62. Emirdağ Lahikası (Osmanlıca), s. 16.<br />
63. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3:238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bknz, Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:35-39.<br />
64. Şuâlar, s. 578.<br />
65. Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:38-39.<br />
66. Barla Lahikası, s. 103.<br />
67. Emirdağ Lahikası, 1:232.<br />
68. Şuâlar, s. 427.<br />
69. Kastamonu Lahikası, s. 28.<br />
70. Emirdağ Lahikası, 1:169-170.<br />
71. A.g.e., 1:232.<br />
72. A.g.e., 1:233.<br />
73. A.g.e., 1:141.<br />
74. Emirdağ Lâhikası, 1:65-66.<br />
75. Tılsımlar Mecmuası, s. 169 (İstanbul: Tenvir Neşriyet, 1988).<br />
76. Emirdağ Lâhikası, 1:20.<br />
77. A.g.e., 1:90. <br />
78. Kastamonu Lâhikası, s. 111.<br />
79. Emirdağ Lâhikası, 1:67.<br />
80. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11-12. <br />
81. Tarihçe-i Hayat, s. 595.<br />
82. Kastamonu Lahikası, s. 148.<br />
83. Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren, Kur'ân ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996), s. 96. <br />
<br />
 <br />
<br />
 KAYNAK; http://www.bediuzzamansaidnursi.org/]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Risale-i Nur'a göre dinde reform olur mu?]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=89</link>
			<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 01:20:38 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=89</guid>
			<description><![CDATA[				From Vimeo<br />
<br />
Risale-i Nur'a göre dinde reform olur mu?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[				From Vimeo<br />
<br />
Risale-i Nur'a göre dinde reform olur mu?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Risale-i Nur'un nüzul etmesi ne demektir?]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=88</link>
			<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 01:18:59 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=88</guid>
			<description><![CDATA[				From Vimeo<br />
<br />
Risale-i Nur'un nüzul etmesi ne demektir?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[				From Vimeo<br />
<br />
Risale-i Nur'un nüzul etmesi ne demektir?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Video ekleme yöntemi]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=87</link>
			<pubDate>Tue, 19 Apr 2011 01:47:12 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=87</guid>
			<description><![CDATA[Siteye video eklerken yapmanız gereken beğendiğiniz video nun url sini (video üzerine sağ tıklayarak copy/past ile) kopyalayarak mesaj panosunda <br />
Kod:<br />
[evid]*[/evid]<br />
<br />
 tag ları arasında yazmalısınız yani * olan yere video url. si eklenmelidir.<br />
Hangi video siteleri için bu yöntem geçerlidir?<br />
YouTube<br />
Google Video<br />
Veoh<br />
Porkolt<br />
Stage6 (Divx) /.<br />
MetaCafe<br />
MySpaceTV<br />
Tudou<br />
Revver<br />
Game Trailers<br />
Vimeo<br />
GoFish<br />
kewego<br />
Putfile<br />
Freeview Movies<br />
clearClips<br />
MonsterTubers<br />
<br />
gibi sitelerdeki videoları bu yöntemle yükleyebilirsiniz]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Siteye video eklerken yapmanız gereken beğendiğiniz video nun url sini (video üzerine sağ tıklayarak copy/past ile) kopyalayarak mesaj panosunda <br />
Kod:<br />
[evid]*[/evid]<br />
<br />
 tag ları arasında yazmalısınız yani * olan yere video url. si eklenmelidir.<br />
Hangi video siteleri için bu yöntem geçerlidir?<br />
YouTube<br />
Google Video<br />
Veoh<br />
Porkolt<br />
Stage6 (Divx) /.<br />
MetaCafe<br />
MySpaceTV<br />
Tudou<br />
Revver<br />
Game Trailers<br />
Vimeo<br />
GoFish<br />
kewego<br />
Putfile<br />
Freeview Movies<br />
clearClips<br />
MonsterTubers<br />
<br />
gibi sitelerdeki videoları bu yöntemle yükleyebilirsiniz]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Risale sohbetleri]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=84</link>
			<pubDate>Mon, 18 Apr 2011 23:58:45 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=84</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan Risalesi pdf]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=79</link>
			<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 11:59:26 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=79</guid>
			<description><![CDATA[Ramazan risalesini okumak için tıklayın<br />
<br />
RAMAZAN RİSALESİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ramazan risalesini okumak için tıklayın<br />
<br />
RAMAZAN RİSALESİ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Holografik Evren:Bilim Dini Etkiliyor:Michael Tablot’]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=78</link>
			<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 00:10:31 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=78</guid>
			<description><![CDATA[Gerek Evren gerekse beynin işleyiş yapısı, bilimadamlarını epey uğraştıran konulardandır. Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli saptamalarından biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır. <br />
<br />
Bilim bu saptamaları henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. <br />
<br />
Şimdi biz. bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım. <br />
<br />
Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf tecrübeli kişilerin, daha açık ifade ile evliyaullahın verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz: <br />
<br />
Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler. <br />
<br />
Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. <br />
<br />
Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. <br />
<br />
Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf tecrübeli bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. <br />
<br />
Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır. <br />
<br />
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve hebiri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. <br />
<br />
(Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren <br />
isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)<br />
<br />
Ahmet F. Yüksel  <br />
<br />
(Bu yazı aylık Popüler Bilim Dergisinde, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nin Mayıs 1998'de güncellenen web sitesinde ve Akşam Gazetesinin okuyucu ile sohbet köşesinde  yayınlanmıştır<br />
<br />
http://www.genetikbilimi.com/bilimvedin.html]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Gerek Evren gerekse beynin işleyiş yapısı, bilimadamlarını epey uğraştıran konulardandır. Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli saptamalarından biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır. <br />
<br />
Bilim bu saptamaları henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. <br />
<br />
Şimdi biz. bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım. <br />
<br />
Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf tecrübeli kişilerin, daha açık ifade ile evliyaullahın verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz: <br />
<br />
Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler. <br />
<br />
Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. <br />
<br />
Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. <br />
<br />
Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf tecrübeli bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. <br />
<br />
Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır. <br />
<br />
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve hebiri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. <br />
<br />
(Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren <br />
isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)<br />
<br />
Ahmet F. Yüksel  <br />
<br />
(Bu yazı aylık Popüler Bilim Dergisinde, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nin Mayıs 1998'de güncellenen web sitesinde ve Akşam Gazetesinin okuyucu ile sohbet köşesinde  yayınlanmıştır<br />
<br />
http://www.genetikbilimi.com/bilimvedin.html]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Holografik Evren ve İlgili Yazılar (Derleme)]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=77</link>
			<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 00:04:30 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=77</guid>
			<description><![CDATA[HOLOGRAM VE FELSEFE<br />
  Sayın Sonad Pelit'e gönülden teşekkürlerimizle.<br />
<br />
Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: "Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim."<br />
<br />
Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.<br />
<br />
Hologram sözcüğü ilk olarak 196O'lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980'lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.<br />
<br />
En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. "Tam kayıt" ya da "eksiksiz mesaj" anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram'ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır.  Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir.  Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.<br />
<br />
"Zaman ve mekandan bağımsız olan alan" kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı'nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan "MONAD" 'lardan bahseder. Ona göre bu "MONAD" lar, Evren'in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir "MONAD"dır. "Monad"lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek "MONAD" tüm "MONAD"ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.<br />
<br />
"Tanrı insanı kendi suretinden yarattı" sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram'a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.<br />
<br />
David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.<br />
<br />
İnsandan da öteye "Evren de holografik biçimde organize olmuştur" dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:<br />
<br />
1)  EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR<br />
<br />
Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca "Suret alemi"ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.<br />
<br />
Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu "farklılaştırılmış süreklilik" kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: "Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, "herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği" açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir."<br />
<br />
Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. "Herşeyin temelinde bulunmak" olgusunu Şeyh Bedrettin'den dinleyelim: "Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı." Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: "Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir."<br />
<br />
Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu "özel izafiyet Teorisi" ile gösterdi.<br />
<br />
Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu "bölünemezliği" şöyle anlatıyor: "Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.<br />
<br />
Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm'deki Tao, Budizim'deki Nirvana, Hinduizm'deki Atman, Brahman ya da Çit'tir.  Mistiklerin "kutsal hiçlik" veya "çok katlı sonsuzluk" diye adlandırdıklarıdır.<br />
<br />
2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR<br />
<br />
Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.<br />
<br />
İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar "net" olarak benzerse, o parça o kadar "değerlidir" diyebiliriz.<br />
<br />
Bilim açısından ise Einstein "Birleştirilmiş Alan Teorisi"ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren "bir temel alan" gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.<br />
<br />
"Temel alan" kavramının Doğu'nun "Değişimler Kitabı"ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin'in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir "söz" dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: "Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı" denir.<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde "temelde bulunan uzay-zaman birliği" olarak adlandırılan gerçeği: "Evrende Tanrı'dan başka birsey yoktur" diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: "Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır." Yine Şeyh Bedrettin: "Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı'nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir."<br />
<br />
3)  BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR<br />
<br />
Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay&#8212;zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: "Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek." Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.<br />
<br />
Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri "başka bir gözle" görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon'un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, "her an her yerdedir."<br />
<br />
Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein'ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.<br />
<br />
"Bütün algılar" ile "soyut sezgilerin" bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.<br />
<br />
Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; "Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır" demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: " Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem  / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem" diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.<br />
<br />
İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir. <br />
(http://www.historicalsense.com/Archive/Fener66.htm)<br />
Sonad Pelit<br />
23.05.2003<br />
<br />
Yararlandığım Kaynaklar: <br />
<br />
Psychologie heute / Karl Pribram <br />
<br />
Felsefe Tarihi / Macit Gökberk <br />
<br />
Evren ve Einstein / Varlık Yayınları<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu<br />
<br />
Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HOLOGRAM VE FELSEFE<br />
  Sayın Sonad Pelit'e gönülden teşekkürlerimizle.<br />
<br />
Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: "Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim."<br />
<br />
Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.<br />
<br />
Hologram sözcüğü ilk olarak 196O'lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980'lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.<br />
<br />
En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. "Tam kayıt" ya da "eksiksiz mesaj" anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram'ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır.  Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir.  Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.<br />
<br />
"Zaman ve mekandan bağımsız olan alan" kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı'nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan "MONAD" 'lardan bahseder. Ona göre bu "MONAD" lar, Evren'in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir "MONAD"dır. "Monad"lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek "MONAD" tüm "MONAD"ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.<br />
<br />
"Tanrı insanı kendi suretinden yarattı" sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram'a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.<br />
<br />
David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.<br />
<br />
İnsandan da öteye "Evren de holografik biçimde organize olmuştur" dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:<br />
<br />
1)  EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR<br />
<br />
Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca "Suret alemi"ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.<br />
<br />
Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu "farklılaştırılmış süreklilik" kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: "Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, "herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği" açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir."<br />
<br />
Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. "Herşeyin temelinde bulunmak" olgusunu Şeyh Bedrettin'den dinleyelim: "Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı." Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: "Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir."<br />
<br />
Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu "özel izafiyet Teorisi" ile gösterdi.<br />
<br />
Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu "bölünemezliği" şöyle anlatıyor: "Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.<br />
<br />
Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm'deki Tao, Budizim'deki Nirvana, Hinduizm'deki Atman, Brahman ya da Çit'tir.  Mistiklerin "kutsal hiçlik" veya "çok katlı sonsuzluk" diye adlandırdıklarıdır.<br />
<br />
2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR<br />
<br />
Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.<br />
<br />
İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar "net" olarak benzerse, o parça o kadar "değerlidir" diyebiliriz.<br />
<br />
Bilim açısından ise Einstein "Birleştirilmiş Alan Teorisi"ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren "bir temel alan" gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.<br />
<br />
"Temel alan" kavramının Doğu'nun "Değişimler Kitabı"ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin'in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir "söz" dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: "Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı" denir.<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde "temelde bulunan uzay-zaman birliği" olarak adlandırılan gerçeği: "Evrende Tanrı'dan başka birsey yoktur" diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: "Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır." Yine Şeyh Bedrettin: "Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı'nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir."<br />
<br />
3)  BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR<br />
<br />
Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay&#8212;zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: "Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek." Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.<br />
<br />
Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri "başka bir gözle" görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon'un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, "her an her yerdedir."<br />
<br />
Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein'ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.<br />
<br />
"Bütün algılar" ile "soyut sezgilerin" bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.<br />
<br />
Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; "Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır" demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: " Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem  / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem" diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.<br />
<br />
İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir. <br />
(http://www.historicalsense.com/Archive/Fener66.htm)<br />
Sonad Pelit<br />
23.05.2003<br />
<br />
Yararlandığım Kaynaklar: <br />
<br />
Psychologie heute / Karl Pribram <br />
<br />
Felsefe Tarihi / Macit Gökberk <br />
<br />
Evren ve Einstein / Varlık Yayınları<br />
<br />
Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu<br />
<br />
Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALLAH cc.IN VARLIĞINI İSBAT EDEN 4 PERDESİZ HAKİKAT:, KENDİNE güvenen ateistlere önem]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=76</link>
			<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 13:43:17 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=76</guid>
			<description><![CDATA[(aslında herbiri kendi başına konu olabilevek 4 hakikat ve Cenabı Hakkın Sanatı İlahiyesi:)<br />
<br />
<br />
"...Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey<br />
perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar.<br />
Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde oluyorlar.<br />
Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap oluyor.<br />
Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor...."(On Altıncı Lem'a - s.640 RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI)<br />
<br />
EVET kaniatta Cenabı Hakkın şuunatı yani faaliyeti perdeler arkasında gözleniyor.<br />
Hakikatte en küçük fiilden (bir hücrede bir protein sentezi) en büyüğün e kadar<br />
(mesela dünyanın güneş çevresinde gezmesi)<br />
her şey onun kudreti ve emri ile olmakta ancak göze görülen bazı sebebpler buna perde olmaktadır.<br />
Halbu ki Kainattaki bu dört özellik direkt perdesiz Kudreti İlahiyey bakıyor ve<br />
bugünün bilim ve fenni yeterli tatminkar açıklamayı getiremiyor:<br />
<br />
1-NUR:<br />
NUR=IŞIK bugünün bilim ve fenni hala ışığın yayılmasıyla ilgili kural ve kaideleri tam çözebilmiş değildir.<br />
Işık hakkında bilenler bilir 2 teori vardır parçaçık teorisi ve dalga teorisi<br />
ancak ne hikmetse bilim bize hala ışığın hangi kanunlarla varolduğunu isbat edemedi.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEYİN AZİM BİR SANATIDIR NUR.<br />
<br />
2-HAYAT: ATEİSTLERE EN ZOR SORU<br />
EVET HAYAT NEDİR NASIL MEYDANA GELDİ İLK CANLI NASIL OLDU? bu konuda da evrimciler dahil bir çok teori olsada hayatın nasıl başladığı bilinmiyor hem nasıl başladığı bilinse bile sorular bitmiyor mesela yiyip içtiğimiz ve sindirdiğimiz cansız besinler bize nasıl hala hayat enerjisini veriyor? inorganik atomlar nasıl bir araya gelip calılığımızı devam ettiriyor?<br />
üniversitede hocamız prof. Hikmet bey (genel cerrahi prof.) bize bir soru sormuştu yani sınıfa:<br />
"canlılığı sağlayan element nedir potasyummu? yoksa kalsyummu? diye hala cevapsız ilginç.<br />
DEMEK BİR HAYYUL KAYYUMDAN GELİYOR HAYAT VE CANLILIK<br />
<br />
3-RAHMET:<br />
EVET EN İLGİNCİ BU:<br />
Dünyada hüküm süren Rahmet ve şefkat nereden geliyor.<br />
Yani tüm annelerin (insan dahil) yavrularına karşı içlerinde kabaran sevgi ve merhamet ve şefkat nereden geldi?<br />
Öyle ki anne arslan avcılıkta bir numara avlıyor kendi yemiyor yavrusuna ikram eder<br />
hemen tüm hayvanlarda böyle akılsız şuursuz anneler yavrularına mükemmel bakıyor<br />
hatta bir tavuk civcivi tilki kapmasın diye başını verir yine evladını korur insanı hiç örnek vermeye gerek yok<br />
bunca akılsız şuursuz annenin evlatları hakkındaki mükemmel merhameti nereden geliyor dersiniz atomlarda n mı?<br />
DEMEK BİR RAHİMİ KERİMDEN SUDUR EDİYOR DÜNYAYI SARAN MERHAMET VE RAHMET.<br />
<br />
4-VÜCUD:<br />
EVET TÜM CANLILARIN KENDİLERİNE MAHSUS TAYİN EDİLMİŞ VÜCUTLARLA YARATILMASI:<br />
BU konu çok önemli çünkü milyarlarca canlı hep<br />
kendilerine mahsus bir vÜcut libasını giyiyor ve arzı endam ediyor.<br />
Kainatta geçerli bir yasa vardır "maksimum düzensizlik minumum enerji" kuarlı<br />
buna göre her şey maksimum düzensizliğe ve minumum enerjiye meyillidir.<br />
Yani güneş gibi yıldızlar yakıtını bitirip sönmeye dünya gibi gezegenler yavaşlamaya,<br />
tüm canlılar ölmeye meyilli hareket ederler.<br />
Çünkü ölünce enerjisi minumuma inecektir bunu ister.<br />
Buna entropi yasası da deniyor(bu Cenabı Hakkın varlığına önemli bir delil ve ayrı bir konu başlığını hakediyor).<br />
Halbuki yaratılan herşey vücut ve canlılık verilen herşey bu yaSAnın tersi istikamette gidiyor.<br />
Yani minumum düzensizlik (evet mükememl organizmalar doğuyor) ve maksimum enerjiyi de bünyelerinde barındırıyorlar.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEY BİLEREK VE İRADE EDEREK<br />
HER DAİM TEKRAR TEKRAR YARATIR.RAHİMANE HİKMATENE İŞLER.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[(aslında herbiri kendi başına konu olabilevek 4 hakikat ve Cenabı Hakkın Sanatı İlahiyesi:)<br />
<br />
<br />
"...Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey<br />
perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar.<br />
Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde oluyorlar.<br />
Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap oluyor.<br />
Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor...."(On Altıncı Lem'a - s.640 RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI)<br />
<br />
EVET kaniatta Cenabı Hakkın şuunatı yani faaliyeti perdeler arkasında gözleniyor.<br />
Hakikatte en küçük fiilden (bir hücrede bir protein sentezi) en büyüğün e kadar<br />
(mesela dünyanın güneş çevresinde gezmesi)<br />
her şey onun kudreti ve emri ile olmakta ancak göze görülen bazı sebebpler buna perde olmaktadır.<br />
Halbu ki Kainattaki bu dört özellik direkt perdesiz Kudreti İlahiyey bakıyor ve<br />
bugünün bilim ve fenni yeterli tatminkar açıklamayı getiremiyor:<br />
<br />
1-NUR:<br />
NUR=IŞIK bugünün bilim ve fenni hala ışığın yayılmasıyla ilgili kural ve kaideleri tam çözebilmiş değildir.<br />
Işık hakkında bilenler bilir 2 teori vardır parçaçık teorisi ve dalga teorisi<br />
ancak ne hikmetse bilim bize hala ışığın hangi kanunlarla varolduğunu isbat edemedi.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEYİN AZİM BİR SANATIDIR NUR.<br />
<br />
2-HAYAT: ATEİSTLERE EN ZOR SORU<br />
EVET HAYAT NEDİR NASIL MEYDANA GELDİ İLK CANLI NASIL OLDU? bu konuda da evrimciler dahil bir çok teori olsada hayatın nasıl başladığı bilinmiyor hem nasıl başladığı bilinse bile sorular bitmiyor mesela yiyip içtiğimiz ve sindirdiğimiz cansız besinler bize nasıl hala hayat enerjisini veriyor? inorganik atomlar nasıl bir araya gelip calılığımızı devam ettiriyor?<br />
üniversitede hocamız prof. Hikmet bey (genel cerrahi prof.) bize bir soru sormuştu yani sınıfa:<br />
"canlılığı sağlayan element nedir potasyummu? yoksa kalsyummu? diye hala cevapsız ilginç.<br />
DEMEK BİR HAYYUL KAYYUMDAN GELİYOR HAYAT VE CANLILIK<br />
<br />
3-RAHMET:<br />
EVET EN İLGİNCİ BU:<br />
Dünyada hüküm süren Rahmet ve şefkat nereden geliyor.<br />
Yani tüm annelerin (insan dahil) yavrularına karşı içlerinde kabaran sevgi ve merhamet ve şefkat nereden geldi?<br />
Öyle ki anne arslan avcılıkta bir numara avlıyor kendi yemiyor yavrusuna ikram eder<br />
hemen tüm hayvanlarda böyle akılsız şuursuz anneler yavrularına mükemmel bakıyor<br />
hatta bir tavuk civcivi tilki kapmasın diye başını verir yine evladını korur insanı hiç örnek vermeye gerek yok<br />
bunca akılsız şuursuz annenin evlatları hakkındaki mükemmel merhameti nereden geliyor dersiniz atomlarda n mı?<br />
DEMEK BİR RAHİMİ KERİMDEN SUDUR EDİYOR DÜNYAYI SARAN MERHAMET VE RAHMET.<br />
<br />
4-VÜCUD:<br />
EVET TÜM CANLILARIN KENDİLERİNE MAHSUS TAYİN EDİLMİŞ VÜCUTLARLA YARATILMASI:<br />
BU konu çok önemli çünkü milyarlarca canlı hep<br />
kendilerine mahsus bir vÜcut libasını giyiyor ve arzı endam ediyor.<br />
Kainatta geçerli bir yasa vardır "maksimum düzensizlik minumum enerji" kuarlı<br />
buna göre her şey maksimum düzensizliğe ve minumum enerjiye meyillidir.<br />
Yani güneş gibi yıldızlar yakıtını bitirip sönmeye dünya gibi gezegenler yavaşlamaya,<br />
tüm canlılar ölmeye meyilli hareket ederler.<br />
Çünkü ölünce enerjisi minumuma inecektir bunu ister.<br />
Buna entropi yasası da deniyor(bu Cenabı Hakkın varlığına önemli bir delil ve ayrı bir konu başlığını hakediyor).<br />
Halbuki yaratılan herşey vücut ve canlılık verilen herşey bu yaSAnın tersi istikamette gidiyor.<br />
Yani minumum düzensizlik (evet mükememl organizmalar doğuyor) ve maksimum enerjiyi de bünyelerinde barındırıyorlar.<br />
DEMEK BİR KADİRİ KÜLLÜ ŞEY BİLEREK VE İRADE EDEREK<br />
HER DAİM TEKRAR TEKRAR YARATIR.RAHİMANE HİKMATENE İŞLER.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele :Şükür Risalesi]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=75</link>
			<pubDate>Tue, 15 Sep 2009 09:19:41 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=75</guid>
			<description><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele<br />
Şükür Risalesi<br />
<br />
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan tekrar ile:<br />
"Hâlâ şükretmezler mi?" Yâsin Sûresi, 36:35, 73.<br />
"Şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız." Âl-i İmrân Sûresi, 3:145.<br />
"Şükrederseniz nimetimi elbette arttırırım." İbrahim Sûresi, 14:7. "Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." Zümer Sûresi, 39:66.<br />
<br />
gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlık-ı Rahmân'ın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkâr suretinde gösterip,<br />
<br />
"Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" Rahmân Sûresi, 55:13.<br />
<br />
fermanıyla, Sûre-i Rahmân'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu âyetle tehdit ediyor, şükürsüzlüğün bir tekzip ve inkâr olduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Evet, Kur'ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur'ân-ı kebîr olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü, kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intaç edecek bir surette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.<br />
<br />
Çünkü, hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı halk eden Zat, ondan o hayatı intihap ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta, zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihap ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat'ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.<br />
<br />
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.<br />
<br />
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu halde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.<br />
<br />
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.<br />
<br />
Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler.<br />
<br />
Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.<br />
<br />
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.<br />
<br />
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân'ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır.<br />
<br />
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.<br />
<br />
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve "Elhamdü lillâh" diyen adam, o şükürle ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir" demesiyle ve itikad etmesiyle, herşeyi, cüz'î olsun küllî olsun, Onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle beyan ediyor.<br />
<br />
İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini söyleyeceğiz. Şöyle ki:<br />
<br />
Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler, bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.<br />
<br />
Evet, rızkın aşka lâyık bir sureti var. O da, şükürle o suret görünür. Yoksa, ehl-i gaflet ve dalâletin rızka aşkları bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar.<br />
<br />
Envâ-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına câmi bir ayna ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mucize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için, hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.<br />
<br />
Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki, o dört esas şöyle tabir edilmiş:<br />
<br />
Der tarik-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz: <br />
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz. <br />
Allahım, bizi şükredenlerden eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.<br />
<br />
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.<br />
<br />
Allahım! Şükredenlerin ve hamd edenlerin efendisi olan, Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin.<br />
<br />
"Onların duaları, 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' sözleriyle sona erer." Yûnus Sûresi, 10:10.<br />
<br />
(Yirmi Sekizinci Mektup - s.521)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele<br />
Şükür Risalesi<br />
<br />
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.<br />
<br />
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan tekrar ile:<br />
"Hâlâ şükretmezler mi?" Yâsin Sûresi, 36:35, 73.<br />
"Şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız." Âl-i İmrân Sûresi, 3:145.<br />
"Şükrederseniz nimetimi elbette arttırırım." İbrahim Sûresi, 14:7. "Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." Zümer Sûresi, 39:66.<br />
<br />
gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlık-ı Rahmân'ın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkâr suretinde gösterip,<br />
<br />
"Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" Rahmân Sûresi, 55:13.<br />
<br />
fermanıyla, Sûre-i Rahmân'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuz bir defa şu âyetle tehdit ediyor, şükürsüzlüğün bir tekzip ve inkâr olduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Evet, Kur'ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur'ân-ı kebîr olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü, kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intaç edecek bir surette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.<br />
<br />
Çünkü, hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcudat-ı âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı halk eden Zat, ondan o hayatı intihap ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Adeta, zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihap ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.<br />
<br />
Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vaz edilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat'ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.<br />
<br />
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.<br />
<br />
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu halde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.<br />
<br />
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.<br />
<br />
Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler.<br />
<br />
Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.<br />
<br />
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.<br />
<br />
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân'ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır.<br />
<br />
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.<br />
<br />
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve "Elhamdü lillâh" diyen adam, o şükürle ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir" demesiyle ve itikad etmesiyle, herşeyi, cüz'î olsun küllî olsun, Onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle beyan ediyor.<br />
<br />
İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini söyleyeceğiz. Şöyle ki:<br />
<br />
Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler, bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.<br />
<br />
Evet, rızkın aşka lâyık bir sureti var. O da, şükürle o suret görünür. Yoksa, ehl-i gaflet ve dalâletin rızka aşkları bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar.<br />
<br />
Envâ-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına câmi bir ayna ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mucize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için, hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.<br />
<br />
Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki, o dört esas şöyle tabir edilmiş:<br />
<br />
Der tarik-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz: <br />
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz. <br />
Allahım, bizi şükredenlerden eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.<br />
<br />
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.<br />
<br />
Allahım! Şükredenlerin ve hamd edenlerin efendisi olan, Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin.<br />
<br />
"Onların duaları, 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' sözleriyle sona erer." Yûnus Sûresi, 10:10.<br />
<br />
(Yirmi Sekizinci Mektup - s.521)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=74</link>
			<pubDate>Sun, 13 Sep 2009 11:42:58 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=74</guid>
			<description><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:<br />
<br />
QUOTE<br />
thewalrus Gönderildi Bugün, 01:19<br />
Sevgili müslüman veya herhangi bir dine mensup arkadaşlar,<br />
...<br />
Asıl sormak istediğim şu dünyada geniş topluluklarca inanılan farklı birçok din olduğuna göre, nasıl oluyor da bir dinin en doğru olduğuna inanabiliyorsunuz? Tarihte bu çok yaşanmamış mı? İnsanlar hep tanrılarından, dinlerinden vazgeçip yenilerini bulmamış mı? Siz nasıl kendi dininiz son din olduğuna inanabiliyorsunuz? Evet, kanıt var mı buna?<br />
<br />
<br />
Merhaba arkadaşım sorunu samimiyetle sorduğunu düşünerek bir cevap yazıyorum<br />
hattı zatında senin sorunun cevabına forum sayfaları yetmez ve benim de vaktim sınırlı:<br />
<br />
1-Bak Cenabı Hak evreni ve dünyayı yaratıp hz.Ademi halifei rüyu zemin yaptığı ilk günen bu güne gelip geçen her kavme her dönemde dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir.<br />
buna delil kurandaki ayetler şöyledir:<br />
"Her ümmetin bir Resulu vardır..." (Yunus Suresi, 47) ve "...Her ümmet kendi kitabına çağrılır..." (Casiye Suresi, 28) Evet her dönem ve halka peygamber gönderilmiştir ve hak din tebliğ edilmiştir<br />
ancak zamanla bu dinlerin hükmü kalkmış belki o topluma yeterli gelmemiş yenilenmiş olarak tekrar gönderilmiştir ve zamanal bu dinler tahrif de edilmiştir.<br />
Şimdi kabul edersinki gönderilecek bir din o toplumun sosyokonomik durumuna ve gelişmişliğine göre gönderilmesi en uygun olanıdır.Bu nedenle başta suhuflar takiben kitaplar ve enson<br />
kendinden önce gönderilen tevrat incil ve zebur gibi özet kitaplardan çok daha ayrıntılı ve üst seviyede ve en son ve mükemmel olarak Kuran gönderilmişir.<br />
Şimdi diyebilirsin ki bu 124bin enbiya gelmiş her topluma her kavme Cenabı Hakkın hak dini gelmiş iddiasını kurana dayandırdın başka delilin yokmu?<br />
Elbette vardır.Mesela Kurandan evvel inen incil tevrat ve zebur da Peygamber sav in geleceğine 110 işaret kitaplar tahrif edildiği halde isbatlanmıştır bunla ilgili ayrıntılı çalışmam bu linktedir:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72 burayı incele bir örnek incilde Hz.İsa der:<br />
"Yuhanna.14: 1617 Ben de Baba'dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı*, Gerçeğin Ruhu'nu verecek. Dünya O'nu kabul edemez. <br />
Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır. Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır."<br />
Ayrca bak eski hint kutsal metinleri ve budha öğretisin dede benzer işaretler var şu linke bakabilirsin:<br />
http://forum.ateizm2.org/index.php?showtopic=27493<br />
Bir diğer delil ki o da şudur bu gün bak incile tevrata ve zebura kurana insanlığın faydası için en önemli düsturları ortaktır birdir mesela hırsızlık haram yemek zina vb günahlar ortaktır bu dinler dışında konfiçyüslükten budizme dini ve ahlaki nasların tümü birbiriyle örtüşecek düzeyde aynıdır.Demek gönderildikleri kaynak birdir 124bin enbiya haberi doğrudur.<br />
<br />
2-Yine 1000ler delilden biri olarak yazıyorum Peygamber sav. ın kişilği dini mübini irşad etmeden önce ve sonraki hayatı güzel ahlakı daha İslam nüzul etmeden el-emin lakabı getirdiği dine en çok kendisi uyması evamiri diniyenin en küçük ayrıntısına uyması bedevi cahil vahşi ve değerlerine taasupla bağlı arap toplumundan çok değil 20-30 yılda hem siyasette hem bilimde hem insani değerlerde tüm insanlığa üstad bir toplum meydana getirdi bu bile başlı başına bir delildir.<br />
Ayrıca Peygamber sav. ın 300den fazla mucizesi de isbat ederki Allah cc. Bir ve Peygamber sav. onun resuludür ayrıntılı bilgiler burda:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63 ayrıca Bediüzzamanın mucizatı ahmediye risalesini okumanı tavsiye ederim<br />
<br />
3-1400 yıldır insanlığı ışıklandıran kuranı kerim kendi kendine delildir.Evet Bediüzzaman Sözler kitabında 25,sözde bunu 40 ayrı örnekle isbat ediyor.İmsamdaki linkden Risale-i nuru indirip okumanı tavsiye eederim<br />
bunla birlikte Kurandaki mucizelik bugün bile hem dindarları hem batılıları hayretler içinde bırakıyor herşeyi reddeden dinsiz batılı bilimadamalrı kurandaki mükemmelliği ve gizemi inkar edemiyor .<br />
Bak bunla ilgili bu sitenin adminlerinden birinin bir mesajı dikkat et:<br />
"Kur'an ne zaman kodlanıp kanunlaştırıldı ve kutsallaştırıldı?<br />
Önde bu ikisi arasındaki farka işaret edelim.<br />
<br />
Kodlanma yazılı bir metnin bir daha değiştirilmemek üzere kesinleşmesidir. <br />
Bu şekilde kodlandığı kabul edilen (kanunlaşan) metinin alternatifleri varsa, onlar yanlış olarak kabul edilir ve çoğu kere yok edilirler. <br />
<br />
Kutsallaştırılma ise yazılı metnin toplum içinde sorgulanmayan bir otorite olmasıdır.<br />
Kutsallaştırılmış ve kodlanmış bir yazılı metin, ne değiştirilebilir, ne de sorgulanabilir.<br />
<br />
Ancak burada ilginç bir çelişki vardır.<br />
<br />
Yazılı bir metnin kodlanması için toplumun daha önceden kabul ettiği bir takım ilkeleri içermesi, yani öncü bir yazılı metne dayanamsı gerekmektedir. Aksi takdirde toplumun o yazılı metni kodlaması yani kanunlaştırması için bir neden olmamalıdır. Bu neden o metnin kutsal kabul edilmesi olmalıdır.<br />
<br />
Bu durumda yazılı bir metnin kodlanmasını onun kutsallaştırılmasından soyutlamak mümkün değildir.<br />
Bu iki süreç tam olmasa bile aynı şeylerdir. <br />
<br />
Osman'ın Kur'an'ı ilk kutsallaştıran halife olduğu söylenmektedir. Buna şimdilik meydan okumayıp, doğru kabul edelim. Bu konuda başka rivayetler de vardır.<br />
Eğer Muhammed Kur'an'ı yazdı ise, Kur'an daha kodlanmadan kutsallaştırılmış olmalıdır. Osman'ın bütün yaptığı kutsal bir metni kanunlaştırmaktır. Yani bu kodlama ve kutsallaştırma süreçleri ters bir şekilde işlemiştir. Zaten kutsal olan bir metin kodlanmıştır. Bu görüşü İslam'ın resim görüşüdür. <br />
Muhammed tek başına Kur'an'ı yazmış yani Kur'an Muhammed'in ağzından çlıkar çıkmaz kutsallaşmıştır. Daha sonra yasallaştırılmıştır.<br />
Buna inananlar elbette İslam tarihini kabul eden Müslüman'lardır. Kur'an'ın Muhammed tarafından yazılmadığının çok sayıda delili vardır. Ama yine de o delillerin kesinliği yoktur. Kur'an'ın nasıl yazıldığı gizemini günümüzde de korumaktadır."<br />
bak bu satırların yazarı bir dinsizdir ancak kurana karşı çıkılamıyor.<br />
<br />
4-Bak insanın fıtratı bir yaratıcıya dayanma ve ona yönelmek istiyor bu konuda yapılan bilimsel araştırmalarda bunu göstermektedir.Hiçbir araştırma da olmasa insan fıtraten bilir ki sadece etten kemikten değil his vicdan kalp vb hasiyetleride var.Ve bu hissiyat ancak gücü herşeye yeten Bir Yaratıcıya itaat ve ibadetle tatmin olur yoksa boşlıukta kalır taki kendini lüzumsuz boş dünyevi fantezilerle kandırmaya.<br />
<br />
5-En önemli ve büyük delillerden Kainat kitabı kerimi bir olan yaratıcıyı ve Kadiri Küllü şeyi Alimi küllü şeyi isbat eder kör gözlerde gçösterir.Eğer bir yerde sanat varsa bu sanatkarı gerektiri.<br />
Bir iğnE ustasız olmaz bir harf katipsiz olmaz.Bak dinsiz felsefe ve ilim füm tabiatı ve insanı bir zerreye verir herşey bir zerredebn gelir derler.Hiç mümkünmüdür ki akılsız şuursuz bir zerre veya bir aminoasit böyle mükemmel işleri başarsın<br />
görmeyen bir zerre gözü icad etsin duymayan bir molekül kulak dizayn etsin düşüncesiz ve cansız atomlar mükemmel beyni tasarlasın mümkün değil<br />
demek bir yaratıcı Kadiri külli şey var herşeyi bilir İlmi ve mükemmel sanatı ve kudretiyle iş görör ol demesiyle yaratır tanzim eder tedvir eder .<br />
<br />
Bu 5 madde konu başlığıdır örnekler deliller isbatlar 1000lerce cildi dolduracak kadar fazladır daha detaylı bilgileri <br />
Risale-i Nur isbat ediyor ve ahtta 2 kere 2 4 eder katiyetinde isbat ediyor okumak için e kitap formunu imszadan indirebilirsiniz iyi günler.<br />
başka sorulara cevaplar:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/forumd...php?fid=33]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[NEDEN MÜSLÜMANSINIZ?:İSLAMIN TEMEL İSBATLARI:4 ANA BAŞLIK:<br />
<br />
QUOTE<br />
thewalrus Gönderildi Bugün, 01:19<br />
Sevgili müslüman veya herhangi bir dine mensup arkadaşlar,<br />
...<br />
Asıl sormak istediğim şu dünyada geniş topluluklarca inanılan farklı birçok din olduğuna göre, nasıl oluyor da bir dinin en doğru olduğuna inanabiliyorsunuz? Tarihte bu çok yaşanmamış mı? İnsanlar hep tanrılarından, dinlerinden vazgeçip yenilerini bulmamış mı? Siz nasıl kendi dininiz son din olduğuna inanabiliyorsunuz? Evet, kanıt var mı buna?<br />
<br />
<br />
Merhaba arkadaşım sorunu samimiyetle sorduğunu düşünerek bir cevap yazıyorum<br />
hattı zatında senin sorunun cevabına forum sayfaları yetmez ve benim de vaktim sınırlı:<br />
<br />
1-Bak Cenabı Hak evreni ve dünyayı yaratıp hz.Ademi halifei rüyu zemin yaptığı ilk günen bu güne gelip geçen her kavme her dönemde dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir.<br />
buna delil kurandaki ayetler şöyledir:<br />
"Her ümmetin bir Resulu vardır..." (Yunus Suresi, 47) ve "...Her ümmet kendi kitabına çağrılır..." (Casiye Suresi, 28) Evet her dönem ve halka peygamber gönderilmiştir ve hak din tebliğ edilmiştir<br />
ancak zamanla bu dinlerin hükmü kalkmış belki o topluma yeterli gelmemiş yenilenmiş olarak tekrar gönderilmiştir ve zamanal bu dinler tahrif de edilmiştir.<br />
Şimdi kabul edersinki gönderilecek bir din o toplumun sosyokonomik durumuna ve gelişmişliğine göre gönderilmesi en uygun olanıdır.Bu nedenle başta suhuflar takiben kitaplar ve enson<br />
kendinden önce gönderilen tevrat incil ve zebur gibi özet kitaplardan çok daha ayrıntılı ve üst seviyede ve en son ve mükemmel olarak Kuran gönderilmişir.<br />
Şimdi diyebilirsin ki bu 124bin enbiya gelmiş her topluma her kavme Cenabı Hakkın hak dini gelmiş iddiasını kurana dayandırdın başka delilin yokmu?<br />
Elbette vardır.Mesela Kurandan evvel inen incil tevrat ve zebur da Peygamber sav in geleceğine 110 işaret kitaplar tahrif edildiği halde isbatlanmıştır bunla ilgili ayrıntılı çalışmam bu linktedir:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72 burayı incele bir örnek incilde Hz.İsa der:<br />
"Yuhanna.14: 1617 Ben de Baba'dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı*, Gerçeğin Ruhu'nu verecek. Dünya O'nu kabul edemez. <br />
Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır. Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır."<br />
Ayrca bak eski hint kutsal metinleri ve budha öğretisin dede benzer işaretler var şu linke bakabilirsin:<br />
http://forum.ateizm2.org/index.php?showtopic=27493<br />
Bir diğer delil ki o da şudur bu gün bak incile tevrata ve zebura kurana insanlığın faydası için en önemli düsturları ortaktır birdir mesela hırsızlık haram yemek zina vb günahlar ortaktır bu dinler dışında konfiçyüslükten budizme dini ve ahlaki nasların tümü birbiriyle örtüşecek düzeyde aynıdır.Demek gönderildikleri kaynak birdir 124bin enbiya haberi doğrudur.<br />
<br />
2-Yine 1000ler delilden biri olarak yazıyorum Peygamber sav. ın kişilği dini mübini irşad etmeden önce ve sonraki hayatı güzel ahlakı daha İslam nüzul etmeden el-emin lakabı getirdiği dine en çok kendisi uyması evamiri diniyenin en küçük ayrıntısına uyması bedevi cahil vahşi ve değerlerine taasupla bağlı arap toplumundan çok değil 20-30 yılda hem siyasette hem bilimde hem insani değerlerde tüm insanlığa üstad bir toplum meydana getirdi bu bile başlı başına bir delildir.<br />
Ayrıca Peygamber sav. ın 300den fazla mucizesi de isbat ederki Allah cc. Bir ve Peygamber sav. onun resuludür ayrıntılı bilgiler burda:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=63 ayrıca Bediüzzamanın mucizatı ahmediye risalesini okumanı tavsiye ederim<br />
<br />
3-1400 yıldır insanlığı ışıklandıran kuranı kerim kendi kendine delildir.Evet Bediüzzaman Sözler kitabında 25,sözde bunu 40 ayrı örnekle isbat ediyor.İmsamdaki linkden Risale-i nuru indirip okumanı tavsiye eederim<br />
bunla birlikte Kurandaki mucizelik bugün bile hem dindarları hem batılıları hayretler içinde bırakıyor herşeyi reddeden dinsiz batılı bilimadamalrı kurandaki mükemmelliği ve gizemi inkar edemiyor .<br />
Bak bunla ilgili bu sitenin adminlerinden birinin bir mesajı dikkat et:<br />
"Kur'an ne zaman kodlanıp kanunlaştırıldı ve kutsallaştırıldı?<br />
Önde bu ikisi arasındaki farka işaret edelim.<br />
<br />
Kodlanma yazılı bir metnin bir daha değiştirilmemek üzere kesinleşmesidir. <br />
Bu şekilde kodlandığı kabul edilen (kanunlaşan) metinin alternatifleri varsa, onlar yanlış olarak kabul edilir ve çoğu kere yok edilirler. <br />
<br />
Kutsallaştırılma ise yazılı metnin toplum içinde sorgulanmayan bir otorite olmasıdır.<br />
Kutsallaştırılmış ve kodlanmış bir yazılı metin, ne değiştirilebilir, ne de sorgulanabilir.<br />
<br />
Ancak burada ilginç bir çelişki vardır.<br />
<br />
Yazılı bir metnin kodlanması için toplumun daha önceden kabul ettiği bir takım ilkeleri içermesi, yani öncü bir yazılı metne dayanamsı gerekmektedir. Aksi takdirde toplumun o yazılı metni kodlaması yani kanunlaştırması için bir neden olmamalıdır. Bu neden o metnin kutsal kabul edilmesi olmalıdır.<br />
<br />
Bu durumda yazılı bir metnin kodlanmasını onun kutsallaştırılmasından soyutlamak mümkün değildir.<br />
Bu iki süreç tam olmasa bile aynı şeylerdir. <br />
<br />
Osman'ın Kur'an'ı ilk kutsallaştıran halife olduğu söylenmektedir. Buna şimdilik meydan okumayıp, doğru kabul edelim. Bu konuda başka rivayetler de vardır.<br />
Eğer Muhammed Kur'an'ı yazdı ise, Kur'an daha kodlanmadan kutsallaştırılmış olmalıdır. Osman'ın bütün yaptığı kutsal bir metni kanunlaştırmaktır. Yani bu kodlama ve kutsallaştırma süreçleri ters bir şekilde işlemiştir. Zaten kutsal olan bir metin kodlanmıştır. Bu görüşü İslam'ın resim görüşüdür. <br />
Muhammed tek başına Kur'an'ı yazmış yani Kur'an Muhammed'in ağzından çlıkar çıkmaz kutsallaşmıştır. Daha sonra yasallaştırılmıştır.<br />
Buna inananlar elbette İslam tarihini kabul eden Müslüman'lardır. Kur'an'ın Muhammed tarafından yazılmadığının çok sayıda delili vardır. Ama yine de o delillerin kesinliği yoktur. Kur'an'ın nasıl yazıldığı gizemini günümüzde de korumaktadır."<br />
bak bu satırların yazarı bir dinsizdir ancak kurana karşı çıkılamıyor.<br />
<br />
4-Bak insanın fıtratı bir yaratıcıya dayanma ve ona yönelmek istiyor bu konuda yapılan bilimsel araştırmalarda bunu göstermektedir.Hiçbir araştırma da olmasa insan fıtraten bilir ki sadece etten kemikten değil his vicdan kalp vb hasiyetleride var.Ve bu hissiyat ancak gücü herşeye yeten Bir Yaratıcıya itaat ve ibadetle tatmin olur yoksa boşlıukta kalır taki kendini lüzumsuz boş dünyevi fantezilerle kandırmaya.<br />
<br />
5-En önemli ve büyük delillerden Kainat kitabı kerimi bir olan yaratıcıyı ve Kadiri Küllü şeyi Alimi küllü şeyi isbat eder kör gözlerde gçösterir.Eğer bir yerde sanat varsa bu sanatkarı gerektiri.<br />
Bir iğnE ustasız olmaz bir harf katipsiz olmaz.Bak dinsiz felsefe ve ilim füm tabiatı ve insanı bir zerreye verir herşey bir zerredebn gelir derler.Hiç mümkünmüdür ki akılsız şuursuz bir zerre veya bir aminoasit böyle mükemmel işleri başarsın<br />
görmeyen bir zerre gözü icad etsin duymayan bir molekül kulak dizayn etsin düşüncesiz ve cansız atomlar mükemmel beyni tasarlasın mümkün değil<br />
demek bir yaratıcı Kadiri külli şey var herşeyi bilir İlmi ve mükemmel sanatı ve kudretiyle iş görör ol demesiyle yaratır tanzim eder tedvir eder .<br />
<br />
Bu 5 madde konu başlığıdır örnekler deliller isbatlar 1000lerce cildi dolduracak kadar fazladır daha detaylı bilgileri <br />
Risale-i Nur isbat ediyor ve ahtta 2 kere 2 4 eder katiyetinde isbat ediyor okumak için e kitap formunu imszadan indirebilirsiniz iyi günler.<br />
başka sorulara cevaplar:<br />
http://www.bizimwebsite.com/forum/forumd...php?fid=33]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde VE BUDHA dan Hz. Muhammed müjdesi:.........................]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=73</link>
			<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 07:23:35 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=73</guid>
			<description><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde Hz. Muhammed müjdesi<br />
<br />
Hindistanlı ünlü yazar ve Sanskritçe uzmanı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitap Hindistan çapında büyük tartışmalara neden oldu. Hindu dilinde kaleme alınan ve İngilizcesi yakında &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla yayımlanacak olan kitapta Prof. Prakash, &#8220;Son Peygamber&#8221;in<br />
Hz. Muhammed olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Hindistan&#8217;da &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla basılan kitap, ülke çapında büyük tartışmalara neden oluyor. Hindistan&#8217;ın ünlü yazarlarından ve Sanskritçe uzmanlardan olan Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitapta, Hindu kutsal kitaplarının haber verdiği &#8220;Son Peygamber&#8221; manasına gelen &#8220;The Last Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;in bizzat kendisi olduğunu vurguluyor. Hint diliyle yazılan kitabın yakında İngilizce&#8217;ye tercüme edileceği bildiriliyor. Prof. Prakash uzun yılların emeği olan kitabında, Hindu kutsal metinlerinin üzerinden uzun geçmesine, üzerlerinda yorum ve değişim yapılmasına rağmen hala bazı hakikatleri içerdiğini kaydediyor. Prof. Prakash, Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar&#8217;da Hz. Muhammed&#8217;in adının ve özelliklerinin çok açık bir şekilde geçtiğini açıklıyor. Kitabında daha onlarca örnek zikreden Hindistanlı Prof. Prakash, Hinduların hala bekledikleri son &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;den başkası olamayacağını belirtiyor. Prof. Parkash tarafından ele alınan bu kitabın bir benzeri daha öne A. H. Vidyarthi ve U. Ali tarafından ele alınmış ve geçtiğimiz yıllarda İnsan Yayınları tarafından &#8220;Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed&#8221; adıyla yayımlanmıştı. Vidyarthi ve Ali, hazırladıkları geniş araştırmada Tevrat ve İncil&#8217;in yanısıra Hz. Muhammed&#8217;in aynı zamanda Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm gibi Doğu dinlerinin kutsal kitapları tarafından da &#8220;müjdelendiğini&#8221; örnekleriyle ortaya koyuyorlar.<br />
<br />
Hindu metinlerinde Hz. Muhammed<br />
<br />
Hindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, Allah Resülü&#8217;nün pekçok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kabe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilaveten, Resulüllah&#8217;ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar&#8217;da; Mamah, Atharva Veda&#8217;nın bir bölümü olan Kuntap Sukt&#8217;ta ve Ahmad, Sama Veda&#8217;da yer almaktadır.<br />
<br />
17 ciltten oluşan Puranaların temel kitabı Bhavişya Puran&#8217;da şu ifadelere yer verilmektedir: &#8220;Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistan&#8217;ın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. &#8230;..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.&#8221; Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimiz&#8217;in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.<br />
<br />
Bir kaç kitaptan oluşan Vedaların Sama Veda adlı kitabında Rişi Vatsah&#8217;ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimiz&#8217;i anlatmaktadır: &#8220;Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Kalki Autar&#8221; Hz. Peygamber<br />
<br />
Hindistanlı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash&#8217;ın Hindu kutsal metinlerinde &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:<br />
<br />
1- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın son peygamber olduğu, Bhagwan (Allah)&#8217;ın Resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.<br />
<br />
2- Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar ve Puranalar&#8217;a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.<br />
<br />
3- Yine Hindu kutsal metinlerine göre &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın babasının adı &#8216;Vishnu-bhagat&#8217; ve annesinin adı da &#8216;Somanib&#8217; olacak. Sanskritçe bir sözcük olan &#8220;Vishnu&#8221;nun manası &#8220;Allah&#8221; ve &#8220;Bhagat&#8221;ın manası da &#8220;Köle-kul&#8221; manasına gelmektedir. Buna göre &#8216;Vishnu-bhagat&#8217;ın manası &#8220;Slave of Allah&#8221; yani Arapça anlamıyla &#8220;Abdullah&#8221; anlamına gelmektedir. Yine Sanskritçe bir kelime olan &#8216;Somanib&#8217; ise &#8220;Barış içinde, huzurlu, sakin&#8221; manalarına gelmektedir. Bu da Arapça&#8217;daki &#8220;Amine&#8221; ismine tekabul etmektedir.<br />
<br />
4- Hinduların dini metinlerinde &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. Bu bakımdan Prof. Pundit Parkash, bunların Hz. Muhammed&#8217;in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.<br />
<br />
5- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. Hz. Peygamber de Arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan &#8220;Kureyş&#8221; kabilesinde dünyaya gelmişti.<br />
<br />
6- &#8220;Kalki Autar&#8221;a ilk vahyin bir mağarada Bhagwan (Allah)&#8217;ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. Hz. Peygambere de ilk vahiy Hira mağarasında Allah&#8217;ın elçisi Cibril tarafından getirilmişti.<br />
<br />
7- Hindu metinlerinde ayrıca &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan (Allah)&#8217;ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. Burada Hz. Peygamber&#8217;in mirac olayı ve Burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.<br />
<br />
8- Hindu kitaplarında &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. Prof. Prakash bu ifadelere de özellikle Bedir Savaşı&#8217;nı örnek olarak gösteriyor.<br />
<br />
9- Hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra &#8220;Kalki Autar&#8221;ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.<br />
<br />
<br />
Vedalar: Mantra 1-11<br />
<br />
1) O &#8220;NARASANSAH (övülen)&#8217;tir. Barış Prensi&#8217;dir. Düşmanlarının arasında bile emniyettedir.<br />
<br />
2) O, deveye binen Rişi&#8217;dir. Arabası göklere ulaşır. (Burakla Mirac&#8217;a çıkış)<br />
<br />
3) Kendisine 10 Buket (Müjdelenmiş 10 Sahabe),100 altın sikke (Habeşistan&#8217;a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (Bedir Ashabı) ve 10000 inek (Mekke&#8217;yi fetheden 10000 sahabe)<br />
<br />
4) O ve O&#8217;nu izleyenler ibadeti düşünür. Savaşta bile.<br />
<br />
5) O dünyaya hikmeti yaymıştır.<br />
<br />
6) O dünyanın Efendisi ve Rehberidir.<br />
<br />
7) O insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.<br />
<br />
8, 9,10) İnsanlar O&#8217;nunla mutluluğa kavuşur. Yozlaşmaktan kurtulur.<br />
<br />
11) O&#8217;ndan insanları uyarması istenmiştir.<br />
<br />
Kaynak: yeni şafak Gazetesi, 10 Eylül 2005<br />
Turan Kışlakçı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hindu kutsal metinlerinde Hz. Muhammed müjdesi<br />
<br />
Hindistanlı ünlü yazar ve Sanskritçe uzmanı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitap Hindistan çapında büyük tartışmalara neden oldu. Hindu dilinde kaleme alınan ve İngilizcesi yakında &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla yayımlanacak olan kitapta Prof. Prakash, &#8220;Son Peygamber&#8221;in<br />
Hz. Muhammed olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Hindistan&#8217;da &#8220;The Last Kalki Autar&#8221; adıyla basılan kitap, ülke çapında büyük tartışmalara neden oluyor. Hindistan&#8217;ın ünlü yazarlarından ve Sanskritçe uzmanlardan olan Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitapta, Hindu kutsal kitaplarının haber verdiği &#8220;Son Peygamber&#8221; manasına gelen &#8220;The Last Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;in bizzat kendisi olduğunu vurguluyor. Hint diliyle yazılan kitabın yakında İngilizce&#8217;ye tercüme edileceği bildiriliyor. Prof. Prakash uzun yılların emeği olan kitabında, Hindu kutsal metinlerinin üzerinden uzun geçmesine, üzerlerinda yorum ve değişim yapılmasına rağmen hala bazı hakikatleri içerdiğini kaydediyor. Prof. Prakash, Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar&#8217;da Hz. Muhammed&#8217;in adının ve özelliklerinin çok açık bir şekilde geçtiğini açıklıyor. Kitabında daha onlarca örnek zikreden Hindistanlı Prof. Prakash, Hinduların hala bekledikleri son &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;den başkası olamayacağını belirtiyor. Prof. Parkash tarafından ele alınan bu kitabın bir benzeri daha öne A. H. Vidyarthi ve U. Ali tarafından ele alınmış ve geçtiğimiz yıllarda İnsan Yayınları tarafından &#8220;Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed&#8221; adıyla yayımlanmıştı. Vidyarthi ve Ali, hazırladıkları geniş araştırmada Tevrat ve İncil&#8217;in yanısıra Hz. Muhammed&#8217;in aynı zamanda Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm gibi Doğu dinlerinin kutsal kitapları tarafından da &#8220;müjdelendiğini&#8221; örnekleriyle ortaya koyuyorlar.<br />
<br />
Hindu metinlerinde Hz. Muhammed<br />
<br />
Hindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, Allah Resülü&#8217;nün pekçok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kabe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilaveten, Resulüllah&#8217;ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar&#8217;da; Mamah, Atharva Veda&#8217;nın bir bölümü olan Kuntap Sukt&#8217;ta ve Ahmad, Sama Veda&#8217;da yer almaktadır.<br />
<br />
17 ciltten oluşan Puranaların temel kitabı Bhavişya Puran&#8217;da şu ifadelere yer verilmektedir: &#8220;Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistan&#8217;ın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. &#8230;..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.&#8221; Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimiz&#8217;in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.<br />
<br />
Bir kaç kitaptan oluşan Vedaların Sama Veda adlı kitabında Rişi Vatsah&#8217;ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimiz&#8217;i anlatmaktadır: &#8220;Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Kalki Autar&#8221; Hz. Peygamber<br />
<br />
Hindistanlı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash&#8217;ın Hindu kutsal metinlerinde &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Hz. Muhammed&#8217;e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:<br />
<br />
1- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın son peygamber olduğu, Bhagwan (Allah)&#8217;ın Resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.<br />
<br />
2- Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar ve Puranalar&#8217;a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.<br />
<br />
3- Yine Hindu kutsal metinlerine göre &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın babasının adı &#8216;Vishnu-bhagat&#8217; ve annesinin adı da &#8216;Somanib&#8217; olacak. Sanskritçe bir sözcük olan &#8220;Vishnu&#8221;nun manası &#8220;Allah&#8221; ve &#8220;Bhagat&#8221;ın manası da &#8220;Köle-kul&#8221; manasına gelmektedir. Buna göre &#8216;Vishnu-bhagat&#8217;ın manası &#8220;Slave of Allah&#8221; yani Arapça anlamıyla &#8220;Abdullah&#8221; anlamına gelmektedir. Yine Sanskritçe bir kelime olan &#8216;Somanib&#8217; ise &#8220;Barış içinde, huzurlu, sakin&#8221; manalarına gelmektedir. Bu da Arapça&#8217;daki &#8220;Amine&#8221; ismine tekabul etmektedir.<br />
<br />
4- Hinduların dini metinlerinde &#8220;Son Kalki Autar&#8221;ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. Bu bakımdan Prof. Pundit Parkash, bunların Hz. Muhammed&#8217;in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.<br />
<br />
5- Vedalarda &#8220;Kalki Autar&#8221;ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. Hz. Peygamber de Arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan &#8220;Kureyş&#8221; kabilesinde dünyaya gelmişti.<br />
<br />
6- &#8220;Kalki Autar&#8221;a ilk vahyin bir mağarada Bhagwan (Allah)&#8217;ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. Hz. Peygambere de ilk vahiy Hira mağarasında Allah&#8217;ın elçisi Cibril tarafından getirilmişti.<br />
<br />
7- Hindu metinlerinde ayrıca &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan (Allah)&#8217;ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. Burada Hz. Peygamber&#8217;in mirac olayı ve Burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.<br />
<br />
8- Hindu kitaplarında &#8220;Kalki Autar&#8221;ın Bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. Prof. Prakash bu ifadelere de özellikle Bedir Savaşı&#8217;nı örnek olarak gösteriyor.<br />
<br />
9- Hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra &#8220;Kalki Autar&#8221;ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.<br />
<br />
<br />
Vedalar: Mantra 1-11<br />
<br />
1) O &#8220;NARASANSAH (övülen)&#8217;tir. Barış Prensi&#8217;dir. Düşmanlarının arasında bile emniyettedir.<br />
<br />
2) O, deveye binen Rişi&#8217;dir. Arabası göklere ulaşır. (Burakla Mirac&#8217;a çıkış)<br />
<br />
3) Kendisine 10 Buket (Müjdelenmiş 10 Sahabe),100 altın sikke (Habeşistan&#8217;a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (Bedir Ashabı) ve 10000 inek (Mekke&#8217;yi fetheden 10000 sahabe)<br />
<br />
4) O ve O&#8217;nu izleyenler ibadeti düşünür. Savaşta bile.<br />
<br />
5) O dünyaya hikmeti yaymıştır.<br />
<br />
6) O dünyanın Efendisi ve Rehberidir.<br />
<br />
7) O insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.<br />
<br />
8, 9,10) İnsanlar O&#8217;nunla mutluluğa kavuşur. Yozlaşmaktan kurtulur.<br />
<br />
11) O&#8217;ndan insanları uyarması istenmiştir.<br />
<br />
Kaynak: yeni şafak Gazetesi, 10 Eylül 2005<br />
Turan Kışlakçı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İncil Tevrat Ve Zeburda Peygamber sav. e Yapılan İşaretler-Verilen Haberler:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72</link>
			<pubDate>Wed, 09 Sep 2009 09:44:05 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=72</guid>
			<description><![CDATA[ON ALTINCI İŞARET<br />
<br />
İrhasat denilen, bi'set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücuda gelen harikalar dahi delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır.<br />
<br />
BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'ân'la, Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf-u enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma dair verdikleri haberdir. Evet, madem o kitaplar semâvîdirler ve madem o kitap sahipleri enbiyadırlar. Elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nurla ışıklandıran bir zattan bahsetmeleri, zarurî ve kat'îdir. Evet, küçük hadiseleri haber veren o kitaplar, nev-i beşerin en büyük hadisesi olan hadise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kabil midir?<br />
<br />
İşte, madem bilbedâhe haber verecekler; herhalde ya tekzip edecekler, tâ ki dinlerini tahripten ve kitaplarını nesihten kurtarsınlar; veya tasdik edecekler, tâ ki o hakikatli zat ile dinleri hurafattan ve tahrifattan kurtulsun. Halbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzip emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyleyse tasdik vardır.<br />
<br />
Madem mutlak bir surette tasdik vardır. Ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden kat'î bir illet ve esaslı bir sebep vardır. Biz dahi, o tasdikin vücuduna delâlet eden üç hüccet-i katıa ile ispat edeceğiz.<br />
<br />
Birinci hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân'ın lisanıyla onlara der ki: "Kitaplarınızda benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor."<br />
<br />
De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, getirin Tevrat'ı da okuyun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:93.<br />
<br />
De ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın lâneti yalancılar üzerine olsun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:61.<br />
<br />
<br />
gibi âyetlerle onlara meydan okuyor. "Tevrât'ınızı getiriniz, okuyunuz. Ve geliniz, biz çoluk ve çocuğumuzu alıp, Cenâb-ı Hakkın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle dua edeceğiz" diye mütemadiyen onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.<br />
<br />
Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı.<br />
<br />
İkinci hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri, Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette, o kitaplarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur), kütüb-ü sabıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasârâ ulemasına ispat ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhur Hüseyin Cisrî (rahmetullahi aleyh), o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamidiye'de yazmış, o risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse ona müracaat eder, görür.<br />
<br />
Hem pek çok Yahudi uleması ve Nasârâ uleması ikrar ve itiraf etmişler ki, <br />
<br />
<br />
"Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır." Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor."13<br />
<br />
Hem Rum meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi14 ve ulema-i Yehudun en meşhurlarından İbni Sûriya ve İbni Ahtab ve onun kardeşi Kâb bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhur ulema ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki, "Evet, kitaplarımızda onun evsâfı vardır; ondan bahsediyorlar."15<br />
<br />
Hem Yehudun meşhur ulemasından ve Nasârânın meşhur kıssislerinden, kütüb-ü sabıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) gördükten sonra inadı terk edip imana gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil'de göstermişler, ve sair Yahudi ve Nasrânî ulemasını onunla ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah ibni Selâm ve Veheb ibni Münebbih ve Ebu Yâsir ve Şâmul-ki bu zat, melik-i Yemen Tübba' zamanında idi;16 Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten evvel iman getirmiş, Şâmul de öyle-ve Sâye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki, İbni Heyeban denilen bir ârif-i billâh, bi'setten evvel Benî Nadr kabilesine misafir olmuş,<br />
"Bir peygamberin zuhuru yakındır. Burası da onun hicret yeridir." Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2: 526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240. <br />
demiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harp ettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar:<br />
Yani,"İbni Heyeban'ın haber verdiği zat budur; onunla harp etmeyiniz."18 <br />
Fakat onlar, onları dinlemediler, belâlarını buldular.<br />
<br />
Hem ulema-i Yehuddan İbni Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbar gibi çok ulema-i Yehud, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, imana gelmişler, sair imana gelmeyenleri de ilzam etmişler.19<br />
<br />
Hem ulema-i Nasârâdan, meşhur, bahsi geçen Bahîra-yi Râhib20 ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amcasıyla gittiği vakit on iki yaşındaydı. Bahîra-yı Râhib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış." Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: "Sen dön, Mekke'ye git. Yahudiler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler."<br />
<br />
Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş Reisi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyeyi kitaplarında gördükleri için, beraber iman etmişler.21<br />
<br />
Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasrânî âlimi, evsâfı görmüş, iman etmiş. Rumlar içinde ilân etmiş; şehid edilmiş.22<br />
<br />
Hem Nasrânî rüesasından Hâris ibni Ebî Şümeri'l-Gasânî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlba ve Herakl ve İbni Nâtûr ve Cârud gibi meşhur zatlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve iman etmişler. Yalnız Herakl, dünya saltanatı için imanını izhar etmemiş.23<br />
<br />
Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Farisî, o da evvel Nasrânî idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını gördükten sonra onu arıyordu.24<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.431<br />
DEVAMI >>> 2. BÖLÜM<br />
------------------------------<br />
<br />
13 İbnü Seyyidi'n-Nâs, Uyûnu'l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifa: 745.<br />
<br />
14 Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:139; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:80, 81, 272; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:362; Vâkidî, Kitâbü'l-Mağâzî, 403-404; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:85.<br />
<br />
15 Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 4:80-81; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 3:361-362; Vâkidî, el-Meğâzî: 403-404; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 3:361-362; Ebû Nîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:79, 2:492.<br />
<br />
16 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 1:367, 2:526, 6:20-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
18 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:80-81, 4:31; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 137; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:82; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1:87.<br />
<br />
19 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739; İbni Cevzî, Sıfatü's-Saffe, 1:87; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 87, 88, 135; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:161-163 Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:78-79.<br />
<br />
20 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:308; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:631; Tirmizî, Menâkıb: 3; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, no: 3699; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615; İbni Hişâm, Siretü'n-Nebî, s. 115; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:24; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 158.<br />
<br />
21 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744.<br />
<br />
22 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2:526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
23 Buharî, Bed'u'l-Vahy: 6; Şehâdât: 28; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 121, 150-151; Kastalânî, el-Mevâhibü'l-Ledünniye, 6:198; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 3:2108; İbni Adiy, el-Kâmil fi'd-Duafâ, 3:1094; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:101-102.<br />
<br />
24 el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 7:222; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:82; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2:310-316; Müsned, 5:437; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:233; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, no. 213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:604; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:670; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 144; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:258-264.<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ON ALTINCI İŞARET<br />
<br />
İrhasat denilen, bi'set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücuda gelen harikalar dahi delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır.<br />
<br />
BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'ân'la, Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf-u enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma dair verdikleri haberdir. Evet, madem o kitaplar semâvîdirler ve madem o kitap sahipleri enbiyadırlar. Elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nurla ışıklandıran bir zattan bahsetmeleri, zarurî ve kat'îdir. Evet, küçük hadiseleri haber veren o kitaplar, nev-i beşerin en büyük hadisesi olan hadise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kabil midir?<br />
<br />
İşte, madem bilbedâhe haber verecekler; herhalde ya tekzip edecekler, tâ ki dinlerini tahripten ve kitaplarını nesihten kurtarsınlar; veya tasdik edecekler, tâ ki o hakikatli zat ile dinleri hurafattan ve tahrifattan kurtulsun. Halbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzip emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyleyse tasdik vardır.<br />
<br />
Madem mutlak bir surette tasdik vardır. Ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden kat'î bir illet ve esaslı bir sebep vardır. Biz dahi, o tasdikin vücuduna delâlet eden üç hüccet-i katıa ile ispat edeceğiz.<br />
<br />
Birinci hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân'ın lisanıyla onlara der ki: "Kitaplarınızda benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor."<br />
<br />
De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, getirin Tevrat'ı da okuyun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:93.<br />
<br />
De ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın lâneti yalancılar üzerine olsun." Âl-i İmrân Sûresi, 3:61.<br />
<br />
<br />
gibi âyetlerle onlara meydan okuyor. "Tevrât'ınızı getiriniz, okuyunuz. Ve geliniz, biz çoluk ve çocuğumuzu alıp, Cenâb-ı Hakkın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle dua edeceğiz" diye mütemadiyen onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.<br />
<br />
Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı.<br />
<br />
İkinci hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri, Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette, o kitaplarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur), kütüb-ü sabıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasârâ ulemasına ispat ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhur Hüseyin Cisrî (rahmetullahi aleyh), o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamidiye'de yazmış, o risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse ona müracaat eder, görür.<br />
<br />
Hem pek çok Yahudi uleması ve Nasârâ uleması ikrar ve itiraf etmişler ki, <br />
<br />
<br />
"Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır." Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor."13<br />
<br />
Hem Rum meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi14 ve ulema-i Yehudun en meşhurlarından İbni Sûriya ve İbni Ahtab ve onun kardeşi Kâb bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhur ulema ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki, "Evet, kitaplarımızda onun evsâfı vardır; ondan bahsediyorlar."15<br />
<br />
Hem Yehudun meşhur ulemasından ve Nasârânın meşhur kıssislerinden, kütüb-ü sabıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) gördükten sonra inadı terk edip imana gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil'de göstermişler, ve sair Yahudi ve Nasrânî ulemasını onunla ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah ibni Selâm ve Veheb ibni Münebbih ve Ebu Yâsir ve Şâmul-ki bu zat, melik-i Yemen Tübba' zamanında idi;16 Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten evvel iman getirmiş, Şâmul de öyle-ve Sâye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki, İbni Heyeban denilen bir ârif-i billâh, bi'setten evvel Benî Nadr kabilesine misafir olmuş,<br />
"Bir peygamberin zuhuru yakındır. Burası da onun hicret yeridir." Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2: 526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240. <br />
demiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harp ettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar:<br />
Yani,"İbni Heyeban'ın haber verdiği zat budur; onunla harp etmeyiniz."18 <br />
Fakat onlar, onları dinlemediler, belâlarını buldular.<br />
<br />
Hem ulema-i Yehuddan İbni Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbar gibi çok ulema-i Yehud, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, imana gelmişler, sair imana gelmeyenleri de ilzam etmişler.19<br />
<br />
Hem ulema-i Nasârâdan, meşhur, bahsi geçen Bahîra-yi Râhib20 ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amcasıyla gittiği vakit on iki yaşındaydı. Bahîra-yı Râhib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış." Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: "Sen dön, Mekke'ye git. Yahudiler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler."<br />
<br />
Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş Reisi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyeyi kitaplarında gördükleri için, beraber iman etmişler.21<br />
<br />
Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasrânî âlimi, evsâfı görmüş, iman etmiş. Rumlar içinde ilân etmiş; şehid edilmiş.22<br />
<br />
Hem Nasrânî rüesasından Hâris ibni Ebî Şümeri'l-Gasânî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlba ve Herakl ve İbni Nâtûr ve Cârud gibi meşhur zatlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve iman etmişler. Yalnız Herakl, dünya saltanatı için imanını izhar etmemiş.23<br />
<br />
Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Farisî, o da evvel Nasrânî idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını gördükten sonra onu arıyordu.24<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.431<br />
DEVAMI >>> 2. BÖLÜM<br />
------------------------------<br />
<br />
13 İbnü Seyyidi'n-Nâs, Uyûnu'l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifa: 745.<br />
<br />
14 Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:139; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:80, 81, 272; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:362; Vâkidî, Kitâbü'l-Mağâzî, 403-404; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:85.<br />
<br />
15 Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:744-745; İbni Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 4:80-81; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 3:361-362; Vâkidî, el-Meğâzî: 403-404; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 3:361-362; Ebû Nîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:79, 2:492.<br />
<br />
16 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, 1:367, 2:526, 6:20-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kâri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
18 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:80-81, 4:31; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744-745; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 137; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:82; İbni Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1:87.<br />
<br />
19 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739; İbni Cevzî, Sıfatü's-Saffe, 1:87; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 87, 88, 135; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 3:161-163 Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:78-79.<br />
<br />
20 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:308; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:631; Tirmizî, Menâkıb: 3; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, no: 3699; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615; İbni Hişâm, Siretü'n-Nebî, s. 115; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:24; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 158.<br />
<br />
21 Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744.<br />
<br />
22 Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 1:367, 2:526, 6:240-249; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 11:401, 12:390-408; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:739-743; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:240.<br />
<br />
23 Buharî, Bed'u'l-Vahy: 6; Şehâdât: 28; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:744; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 121, 150-151; Kastalânî, el-Mevâhibü'l-Ledünniye, 6:198; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 3:2108; İbni Adiy, el-Kâmil fi'd-Duafâ, 3:1094; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:101-102.<br />
<br />
24 el-Askalânî, Fethü'l-Bârî, 7:222; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 2:82; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2:310-316; Müsned, 5:437; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:233; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, no. 213; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:604; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:670; Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn, 144; Ebû Naîm, Delâilü'n-Nübüvve, 1:258-264.<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=71</link>
			<pubDate>Thu, 03 Sep 2009 09:23:55 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=71</guid>
			<description><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:<br />
<br />
Kendinizin veya yakınlarınızın sağlık sorunlarını danışabilir ve tavsiyeler alabilrisiniz<br />
Sitemize kayıtlı Hekim ve sağlık  çalışanı üyelerimiz sorunlarınıza yardımcı olmaktan memnun olacaklardır.<br />
Bu tür bir yardım ve hizmet sitemizden size ücretsiz olarak sunulmaktadır.<br />
İyi ve sağlıklı günler]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sağlık Danışma:Sağlık Sorunlarınızı Danışabilirsiniz:<br />
<br />
Kendinizin veya yakınlarınızın sağlık sorunlarını danışabilir ve tavsiyeler alabilrisiniz<br />
Sitemize kayıtlı Hekim ve sağlık  çalışanı üyelerimiz sorunlarınıza yardımcı olmaktan memnun olacaklardır.<br />
Bu tür bir yardım ve hizmet sitemizden size ücretsiz olarak sunulmaktadır.<br />
İyi ve sağlıklı günler]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=70</link>
			<pubDate>Tue, 01 Sep 2009 23:40:28 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=70</guid>
			<description><![CDATA[ON ÜÇÜNCÜ İŞARET: Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ<br />
<br />
Mucizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev'i dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, nev itibarıyla mânevî mütevatirdir. Cüz'iyatları, bir kısmı dahi mânevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadisin müdakkik imamları tashih ve tahriç ettikleri için, kanaat-i ilmiye verir. Biz de, pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ MİSAL: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddit tariklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın başkumandanı ve İran'ın fatihi ve Aşere-i Mübeşşereden olan Hazret-i Sa'd ibni Ebî Vakkas diyor:<br />
<br />
Gazve-i Uhud'da, ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanındaydım. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsı kırılıncaya kadar küffâra oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, "At" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım; kanatlı oklar gibi uçardı, küffârın cesedine yerleşirdi.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:651; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 42, no. 2412; İbni Hibban, Sahih, 9:65.)<br />
<br />
O halde iken, Katâde ibni Numan'ın gözüne bir ok isabet etmiş. Gözünü çıkarıp, gözünün hadakası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu.<br />
<br />
Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katâde'nin bir hafîdi, Ömer ibni Abdi'l-Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup birden şifa buldu; en güzel göz o olmuş" diye, nazım suretinde Hazret-i Ömer'e söylemiş, onunla kendini tanıttırmış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 12:377; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavud), 3:186-187; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:295.)<br />
<br />
Hem nakl-i sahihle haber verilmiş ki: Meşhur Ebu Katâde'nin, yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek eliyle meshetmiş. Ebu Katâde der ki: "Kat'iyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim."(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:113; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:653)<br />
<br />
İKİNCİ MİSAL: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbir şey kalmadı.(Buharî, Cihad: 102, 144, Mağâzî: 38; Fedâilü'l-Eshâb: 9; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 32, 34; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:38.) Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup Kale-i Hayber'i fethetti.<br />
<br />
Hem o vakıada, Selemeti'bnü'l-Ekvâ'nın bacağına kılıç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.(Buharî, Mağâzî: 38 (Yezîd ibni Ubeyd'den); Ebû Dâvûd, Tıb: 19; Es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî Şerh-i Müsned, 22:259.)<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ MİSAL: Başta Neseî olarak, erbab-ı siyer, Osman ibni Huneyf'ten haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir âmâ geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:<br />
"Şimdi git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve de ki: 'Allah'ım! Hâcetimi sana arz ediyor ve nebiyy-i rahmet olan Peygamberin Muhammed ile Sana teveccüh ediyorum. Yâ Muhammed! Gözümden perdeyi kaldırması için senin Rabbine seninle teveccüh ediyorum. Allahım, onu bana şefaatçi kıl.'"<br />
<br />
O gitti, öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.(Tirmizî, Daavât: 119 (hadis no. 3578); el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:526; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:166; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322.)<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ MİSAL: Büyük bir imam olan İbni Veheb haber veriyor ki:<br />
<br />
Gazve-i Bedir'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra' Ebu Cehil ile döğüşürken, Ebu Cehl-i lâin, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü. Birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harb etti.( Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Seyyidi'n-Nâs, Uyûnü'l-Eser, 1:261.)<br />
<br />
Hem yine İmam-ı Celîl ibni Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb ibni Yesaf'ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:164; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:178.)<br />
<br />
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vahiddir. Fakat İbni Veheb gibi bir imam tashih etse, gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mucizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa, elbette şu iki vakıa kat'î ve vakidir denilebilir.<br />
<br />
İşte, ehâdis-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş.<br />
<br />
Bir sual: Deniliyor ki: "Sen çok şeylere mütevatir dersin. Halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz."<br />
<br />
Elcevap: Ulema-i şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadis yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor. Ve hâkezâ, her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyâtı, nazariyâtı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür.<br />
<br />
Şimdi, haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya mânevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat'iyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadis, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i usulüddin, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.<br />
<br />
BEŞİNCİ MİSAL: İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki:<br />
<br />
Aliyyi'bni'l-Hakem'in, gazve-i Hendek'te, küffârın darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.1<br />
<br />
ALTINCI MİSAL: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki:<br />
<br />
İmam-ı Ali gayet hasta idi. Iztırabından, kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: Allah'ım ona şifa ver Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim."(Tirmizî, Daavât: 112; Müsned, 1:83, 107, 128; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:323; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Hibban, Sahih, 9:47; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 3635.)<br />
<br />
YEDİNCİ MİSAL: Şürehbilü'l-Cu'fî'nin meşhur kıssasıdır ki:<br />
<br />
Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıcı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.(el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:298; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657)<br />
<br />
SEKİZİNCİ MİSAL: Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mucize-i Ahmediyeye mazhar oldu.<br />
<br />
Birincisi: İbni Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki:<br />
Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, "Çocuğa içirsin" ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından birşey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.(İbni Mâce, Tıb: 40, no. 3532; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:654, 657.)<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifrâ etti. İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti.(Dârîmî, Mukaddime: 4; Müsned, 4:172; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:2;Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:188.)<br />
<br />
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesâî nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Muhammed ibni Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü; dakikasında şifa buldu.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:121; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:415; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1:295; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:62-63)<br />
<br />
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk "Sen Allah'ın Resulüsün." deyip tekellüme başlamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:158-159.)<br />
<br />
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mükerrer surette müşerref olan Celâleddin Süyutî ve asrın imamı, tahriç ve tashihle Mübarekü'l-Yemâme ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, Senin Allah Resulü olduğuna şehadet ederim." demiş. <br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mucize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarekü'l-Yemâme" ismiyle şöhret bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; Süyûtî, Kenzü'l-Ummâl, 4:379; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:159)<br />
<br />
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Allahım, onun yerden izini kes." demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:328; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:137; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:663<br />
<br />
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:325; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:312.<br />
<br />
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, kat'iyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:335; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:676.)<br />
<br />
İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.419]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ON ÜÇÜNCÜ İŞARET: Peygamber sav. MUCİZELERİ: HASTALIKLARI İYİLEŞTİRMESİ<br />
<br />
Mucizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev'i dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, nev itibarıyla mânevî mütevatirdir. Cüz'iyatları, bir kısmı dahi mânevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadisin müdakkik imamları tashih ve tahriç ettikleri için, kanaat-i ilmiye verir. Biz de, pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz.<br />
<br />
BİRİNCİ MİSAL: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddit tariklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın başkumandanı ve İran'ın fatihi ve Aşere-i Mübeşşereden olan Hazret-i Sa'd ibni Ebî Vakkas diyor:<br />
<br />
Gazve-i Uhud'da, ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanındaydım. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsı kırılıncaya kadar küffâra oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, "At" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım; kanatlı oklar gibi uçardı, küffârın cesedine yerleşirdi.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:651; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 42, no. 2412; İbni Hibban, Sahih, 9:65.)<br />
<br />
O halde iken, Katâde ibni Numan'ın gözüne bir ok isabet etmiş. Gözünü çıkarıp, gözünün hadakası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu.<br />
<br />
Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katâde'nin bir hafîdi, Ömer ibni Abdi'l-Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup birden şifa buldu; en güzel göz o olmuş" diye, nazım suretinde Hazret-i Ömer'e söylemiş, onunla kendini tanıttırmış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:113; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 12:377; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd (tahkik: Arnavud), 3:186-187; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:295.)<br />
<br />
Hem nakl-i sahihle haber verilmiş ki: Meşhur Ebu Katâde'nin, yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek eliyle meshetmiş. Ebu Katâde der ki: "Kat'iyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim."(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:113; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:653)<br />
<br />
İKİNCİ MİSAL: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbir şey kalmadı.(Buharî, Cihad: 102, 144, Mağâzî: 38; Fedâilü'l-Eshâb: 9; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 32, 34; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:38.) Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup Kale-i Hayber'i fethetti.<br />
<br />
Hem o vakıada, Selemeti'bnü'l-Ekvâ'nın bacağına kılıç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.(Buharî, Mağâzî: 38 (Yezîd ibni Ubeyd'den); Ebû Dâvûd, Tıb: 19; Es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî Şerh-i Müsned, 22:259.)<br />
<br />
ÜÇÜNCÜ MİSAL: Başta Neseî olarak, erbab-ı siyer, Osman ibni Huneyf'ten haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir âmâ geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:<br />
"Şimdi git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve de ki: 'Allah'ım! Hâcetimi sana arz ediyor ve nebiyy-i rahmet olan Peygamberin Muhammed ile Sana teveccüh ediyorum. Yâ Muhammed! Gözümden perdeyi kaldırması için senin Rabbine seninle teveccüh ediyorum. Allahım, onu bana şefaatçi kıl.'"<br />
<br />
O gitti, öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.(Tirmizî, Daavât: 119 (hadis no. 3578); el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:526; Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:166; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:322.)<br />
<br />
DÖRDÜNCÜ MİSAL: Büyük bir imam olan İbni Veheb haber veriyor ki:<br />
<br />
Gazve-i Bedir'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra' Ebu Cehil ile döğüşürken, Ebu Cehl-i lâin, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü. Birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harb etti.( Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Seyyidi'n-Nâs, Uyûnü'l-Eser, 1:261.)<br />
<br />
Hem yine İmam-ı Celîl ibni Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb ibni Yesaf'ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:164; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:178.)<br />
<br />
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vahiddir. Fakat İbni Veheb gibi bir imam tashih etse, gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mucizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa, elbette şu iki vakıa kat'î ve vakidir denilebilir.<br />
<br />
İşte, ehâdis-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş.<br />
<br />
Bir sual: Deniliyor ki: "Sen çok şeylere mütevatir dersin. Halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz."<br />
<br />
Elcevap: Ulema-i şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadis yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor. Ve hâkezâ, her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyâtı, nazariyâtı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür.<br />
<br />
Şimdi, haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya mânevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat'iyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadis, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i usulüddin, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.<br />
<br />
BEŞİNCİ MİSAL: İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki:<br />
<br />
Aliyyi'bni'l-Hakem'in, gazve-i Hendek'te, küffârın darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.1<br />
<br />
ALTINCI MİSAL: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki:<br />
<br />
İmam-ı Ali gayet hasta idi. Iztırabından, kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: Allah'ım ona şifa ver Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim."(Tirmizî, Daavât: 112; Müsned, 1:83, 107, 128; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:323; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:656; İbni Hibban, Sahih, 9:47; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 3635.)<br />
<br />
YEDİNCİ MİSAL: Şürehbilü'l-Cu'fî'nin meşhur kıssasıdır ki:<br />
<br />
Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıcı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.(el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:298; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657)<br />
<br />
SEKİZİNCİ MİSAL: Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mucize-i Ahmediyeye mazhar oldu.<br />
<br />
Birincisi: İbni Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki:<br />
Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, "Çocuğa içirsin" ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından birşey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.(İbni Mâce, Tıb: 40, no. 3532; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:654, 657.)<br />
<br />
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:<br />
<br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifrâ etti. İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti.(Dârîmî, Mukaddime: 4; Müsned, 4:172; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:2;Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:188.)<br />
<br />
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesâî nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:<br />
<br />
Muhammed ibni Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü; dakikasında şifa buldu.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:324; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:121; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9:415; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1:295; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:62-63)<br />
<br />
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk "Sen Allah'ın Resulüsün." deyip tekellüme başlamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:158-159.)<br />
<br />
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mükerrer surette müşerref olan Celâleddin Süyutî ve asrın imamı, tahriç ve tashihle Mübarekü'l-Yemâme ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, Senin Allah Resulü olduğuna şehadet ederim." demiş. <br />
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mucize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarekü'l-Yemâme" ismiyle şöhret bulmuş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:319; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:105; Süyûtî, Kenzü'l-Ummâl, 4:379; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 6:159)<br />
<br />
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Allahım, onun yerden izini kes." demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:328; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:137; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:663<br />
<br />
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:325; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:657; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:312.<br />
<br />
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, kat'iyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:335; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:676.)<br />
<br />
İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır.<br />
On Dokuzuncu Mektup - s.419]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PEYGAMBER SAV. DEN GELEN SAĞLIK VE ŞİFA:Tıbb-ı Nebevi]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=69</link>
			<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 14:55:47 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=69</guid>
			<description><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi<br />
<br />
Prof. Dr. Asaf ATASEVEN<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerim, her biri batılı İlim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor(1), Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor(2). Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.<br />
Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız.<br />
Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur(3). <br />
<br />
Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5):<br />
<br />
Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir (3,4,5,6,11).<br />
1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).<br />
2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12).<br />
3)"Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11).<br />
4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15).<br />
5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)<br />
6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının:<br />
- Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas):<br />
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).<br />
7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).<br />
8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489).<br />
9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)<br />
10) Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).<br />
11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471).<br />
12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)<br />
13)"Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214).<br />
14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)<br />
15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41).<br />
16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).<br />
17) "Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9).<br />
18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).<br />
19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).<br />
20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6).<br />
21) "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).<br />
22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).<br />
23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271).<br />
24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47).<br />
25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60).<br />
26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212).<br />
27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam&#8217;da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19).<br />
28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan).<br />
29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî)<br />
30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).<br />
Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.<br />
Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi.<br />
1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).<br />
2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90).<br />
3) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7).<br />
4) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. {Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).<br />
5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." {Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).<br />
6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30)<br />
7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71).<br />
8)" Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).<br />
9) "Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82).<br />
10) Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8).<br />
11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).<br />
Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (kütub-i sitte)&#8217;nın müellifleri, eserleri arasında tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari kitabu't-tıb ve kitabu'l-merda, başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud kitabu't-tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melik B. Habib tarafından yazılmıştır. (7)<br />
Brokelman ve Katip Çelebi 10'dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20'nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi&#8217;nin bulunduğunu tesbit ettik.(3). Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)&#8217;e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.<br />
Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)<br />
kaynak:http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=212<br />
<br />
<br />
KAYNAKLAR<br />
1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981.<br />
2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.<br />
3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor)<br />
4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876.<br />
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974.<br />
6. Sarı (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981.<br />
7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985.<br />
8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984.<br />
9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp Doğuş matbaası. İst. 1981.<br />
10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara, 1985.<br />
11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982.<br />
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906.<br />
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi<br />
<br />
Prof. Dr. Asaf ATASEVEN<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerim, her biri batılı İlim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor(1), Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor(2). Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.<br />
Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız.<br />
Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur(3). <br />
<br />
Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5):<br />
<br />
Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir (3,4,5,6,11).<br />
1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).<br />
2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12).<br />
3)"Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11).<br />
4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15).<br />
5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)<br />
6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının:<br />
- Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas):<br />
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).<br />
7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).<br />
8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489).<br />
9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)<br />
10) Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).<br />
11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471).<br />
12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)<br />
13)"Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214).<br />
14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)<br />
15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41).<br />
16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).<br />
17) "Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9).<br />
18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).<br />
19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).<br />
20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6).<br />
21) "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).<br />
22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).<br />
23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271).<br />
24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47).<br />
25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60).<br />
26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212).<br />
27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam&#8217;da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19).<br />
28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan).<br />
29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî)<br />
30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).<br />
Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.<br />
Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi.<br />
1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).<br />
2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90).<br />
3) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7).<br />
4) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. {Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).<br />
5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." {Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).<br />
6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30)<br />
7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71).<br />
8)" Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).<br />
9) "Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82).<br />
10) Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8).<br />
11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).<br />
Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (kütub-i sitte)&#8217;nın müellifleri, eserleri arasında tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari kitabu't-tıb ve kitabu'l-merda, başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud kitabu't-tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melik B. Habib tarafından yazılmıştır. (7)<br />
Brokelman ve Katip Çelebi 10'dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20'nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi&#8217;nin bulunduğunu tesbit ettik.(3). Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)&#8217;e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.<br />
Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)<br />
kaynak:http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=212<br />
<br />
<br />
KAYNAKLAR<br />
1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981.<br />
2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.<br />
3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor)<br />
4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876.<br />
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974.<br />
6. Sarı (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981.<br />
7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985.<br />
8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984.<br />
9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp Doğuş matbaası. İst. 1981.<br />
10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara, 1985.<br />
11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982.<br />
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906.<br />
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman ve TEALİİ İslam cemiyeti]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=68</link>
			<pubDate>Sun, 30 Aug 2009 23:50:01 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=68</guid>
			<description><![CDATA[Bediüzzamanın Kuvayı Milliye hareketi aleyhine faaliyette bulunan tealii islam derneğine üye olduğu iddia ediliyor Aşağıdaki mesajlar bunun tamamen iftita olduğunu isbat ediyor.<br />
Tabii iddia eden piçler şerefsiz genelev mahsulleri bu tür isbatlar karşısında sessiz kalmaktalar ama biz vazifemizi yapmaya devam edeceğiz inşallah:<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini yazanlara ilmi cevaplar...<br />
TEALİ-İ İSLAM CEMİYETİ<br />
VE<br />
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ<br />
<br />
İttihad İlmi Araştırma Heyeti <br />
<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini söyleyen yazılar yazılmıştır. <br />
<br />
Bu yazılar, yazanları ebediyyen mahcup etmiş ve müfteri durumuna düşürmüştür. İftira atıp da ispat edemeyenlere verilen en büyük ceza, toplum içinde hiçbir konuda bunların sözüne itibar edilmeyeceğidir. <br />
<br />
Hazret-i Üstadın kuva-yı milliye hakkındaki müsbet görüşleri ve desteklerini yeniden yazmaya gerek bile yoktur. <br />
<br />
Ancak 16 Eylül 1919 da İKDAM Gazetesinde yayınlanan bir bildiriden bahsedilmektedir. (28.04.2005 Yeni Mesaj Gazetesi) <br />
<br />
Evvela araştırmalarımız neticesinde yanda ilk sayfasını gördüğünüz Beyazıd Devlet Kütüphanesinden aldığımız  Osmanlıca İkdam Gazetesinin  8116 sayılı, 16 Eylül 1919 (Rumi 1335) tarihli nüshasında incelemelerimiz neticesinde iddia edildiği gibi böyle bir bildirinin yayınlanmadığını gördük.<br />
<br />
Bir gazetede &#8220;Bir başka açıdan Said-i Nursi&#8221; başlıklı yazıyla, menhus, düzmece ve hiçbir ilmi gerçeğe dayanmayan iddialar ve hezeyanlar savrulmuş ve kaynak olarak da 16 Eylül 1919 tarihli İKDAM Gazetesinin adı verilmiştir. Daha sonra 06.05.2005 tarihli aynı gazetedeki yazıda hezeyanlara devam edilerek delil olarak İKDAM gazetesini göstermek yerine bu sefer kaynak olarak aşağıdaki nakilleri yapmıştır.<br />
<br />
&#8220;Yücel Özkaya &#8216;Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler&#8217;, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (318), Fihrist 240.&#8221; <br />
<br />
Milli şeflik devirlerinde ve daha sonraları 1960 ihtilali sonrasında Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında birçok asılsız iddialar ortaya atılmıştır. Fakat bu müfteriler hep mahcup olmuşlar; Bediüzzaman Hazretlerini sevenler ve takdir edenler yanılmamışlar ve haklı çıkmışlardır. <br />
<br />
Bu mesele ile ilgili olarak daha geniş bir yazı, Köprü Mecmuasının Güz - 2000 sayısında &#8220;İslâm&#8217;ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin&#8217;den Teâli-i İslâm&#8217;a&#8221; isimli çok değerli bir bilgi ve belge yayınlanmıştır. Tarihi seyir içinde 1918 den 1926 ya kadarki cemiyetler ve bildirileri incelenmiştir. <br />
<br />
Bizi ilgilendiren &#8220;Teal-i İslam Cemiyeti&#8221; ise: <br />
<br />
1- 16 Eylül 1919 da 26 Eylül 1919 da da daha kurulmamış ki Kuva-yı Milliye aleyhine bildiri neşretsin. Teali-i İslam Cemiyeti Kasım 1919 da kurulmuştur. <br />
<br />
2- 16 Eylül 1919, 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinin orjinalleri elimizdedir. İftiracıların iddia ettiği beyannameye rastlayamadık. Bu kişiler Atatürkçü Düşünce mensuplarına değil de zahmet edip Beyazıt Devlet Kütüphanesine kadar gidebilseydiler hem 16 Eylül 1919, hem 26 Eylül 1919, hem Said Nursi Hazretlerini üye yaptığı (!) Teali-i İslamın ne zaman kurulduğunu öğrenir ve diğer tarihi vesikalara da rahatlıkla ulaşırdı.<br />
<br />
3- Said Nursi Hazretleri 15 Şubat 1919 da kurulan ve siyasi faaliyet yapmayan Cemiyet-i Müderrisin azasıdır.<br />
<br />
4- Cemiyet-i Müderrisin, 26 Eylül 1919 da Sultan Vahdeddin Hanın İzmir'in işgali münasebetiyle halka yapmış olduğu 20 Eylül 1919 tarihli bir çağrıyı destekler mahiyetinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiri 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinde yayınlanmıştır. Fakat bilgisiz, tarih cahili yazarların iddia ettiği gibi, bu bildiride Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin imzası yoktur. Ayrıca Bu beyannamede bahsedildiği manada kuva-yı milliye aleyhinde değildir. Zahmet eder okurlar veya Osmanlıca bilene okuturlarsa ne olduğunu öğrenirler. Yok biz okumayız bize servis yapılanları yazarız derse yapılacak birşey yok! O zaman bunları Aziz-i Cebbar olan Allah'a (c.c.) havale ediyoruz. <br />
<br />
Bu yazarların iddia ettiği kuva-yı milliye aleytarı beyanname herhalde başkaları tarafından ve ileriki tarihlerde bazı din adamlarının da içinde bulunduğu kimseler tarafından yayınlanmış olabilir. Fakat Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu kuva-yı milliye aleyhtarı ne bildirilerde ve ne de hareketlerde hiç olmamıştır. Şimdiye kadar hiçbir tarihçi böyle bir olaydan bahsetmemiştir. Hatta 1925'te Şeyh Said olayında Van'dan İstanbul'a getirilmiş tahkikatlar neticesinde ne bu olayda ve ne de geçmiş hareketlerin hiçbirine katılmadığı resmen emniyet raporuyla tescillenmiştir.<br />
<br />
Bu yazarlar oturup önüne servis yapılan belgeler yerine o bahsettiği beyannameyi gerçek tarihiyle bulursa Üstadın ismi olmadığını göreceklerdir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri bilakis o tür fetvalara karşı çıkmış ve üyesi olduğu Dar-ül Himet-i İslamiyeyi menfi fetvalara alet ettirmemiştir.<br />
<br />
5- Bediüzzaman Hazretleri ilmi kuruluş olan Müderrisin Cemiyetin idari kadrosunda yoktur ve sadece üye yapılmıştır. Buna rağmen yukarıda zikredilen bildiriden dolayı cemiyet, siyasete karışıyor düşüncesiyle ayrılmış ve başka istifalar da olunca, Kasım 1919 da genel kurula giden cemiyet, yeniden yapılanarak ismini değiştirmiş ve Teal-i İslam adıyla faaliyetine devam etmiştir. Yani Teali-i İslam Kasım 1919 da kurulmuştur. Ve kurucuları arasında Said Nursi Hazretleri yoktur.<br />
<br />
6- Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte Cemiyet-i Müderrisinin bir çok eski üyeleri yeni kurulan bu cemiyette yer almamışlardır. Hem o zaman hem de ileride yayınlanmış olan öyle bildirilerede Üstadın imzası yoktur.<br />
<br />
İslamın mağlubiyetinden şiddetli ızdırap duyan Bediüzzaman Hazretlerinin aynı tarihlerde kaleme alıp bastırdığ Sünuhat kitabındaki uzun manevi muhaverenin bir kısmın ibret için buraya alıyoruz.<br />
<br />
&#8220;RÜ&#8217;YADA BİR HİTABE<br />
<br />
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.<br />
<br />
335 (1919) senesi Eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye&#8217;s ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü&#8217;ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü&#8217;ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kayde­deceğim. Şöyle ki:<br />
<br />
Bir cum&#8217;a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:<br />
<br />
&#8211;Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.<br />
<br />
Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a&#8217;sarın meb&#8217;uslarından her asrın meb&#8217;usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:<br />
<br />
&#8211;Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re&#8217;yin var, fikrini beyan et!<br />
<br />
Ayakta durup dedim:<br />
<br />
&#8211; Sorun, cevap vereyim.<br />
<br />
Biri dedi:<br />
<br />
&#8211; Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...<br />
<br />
Dedim:<br />
<br />
&#8211; Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle bir saadet-i â&#8217;cile-i muvakkata kaybettik, fakat bir saadet-i acile-i müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır......&#8221; (T:131) <br />
 Bediüzzaman Hazretleri ne düşünüyor. Bu zavallılar ne diyor! <br />
<br />
***<br />
<br />
  Biz burada sözü "Cemiyet-i Müderrisinden Teâli-i İslâm Cemiyetine" İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996'daki ilmi tesbitlere havale ediyoruz... Tıklayın...<br />
http://www.ittihad.com.tr/downloads/ctta.doc<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
kaynak::http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=17&Itemid=30]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bediüzzamanın Kuvayı Milliye hareketi aleyhine faaliyette bulunan tealii islam derneğine üye olduğu iddia ediliyor Aşağıdaki mesajlar bunun tamamen iftita olduğunu isbat ediyor.<br />
Tabii iddia eden piçler şerefsiz genelev mahsulleri bu tür isbatlar karşısında sessiz kalmaktalar ama biz vazifemizi yapmaya devam edeceğiz inşallah:<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini yazanlara ilmi cevaplar...<br />
TEALİ-İ İSLAM CEMİYETİ<br />
VE<br />
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ<br />
<br />
İttihad İlmi Araştırma Heyeti <br />
<br />
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kuva-yı milliyeye karşı çıktığını ve aleyhinde beyanname neşrettiğini söyleyen yazılar yazılmıştır. <br />
<br />
Bu yazılar, yazanları ebediyyen mahcup etmiş ve müfteri durumuna düşürmüştür. İftira atıp da ispat edemeyenlere verilen en büyük ceza, toplum içinde hiçbir konuda bunların sözüne itibar edilmeyeceğidir. <br />
<br />
Hazret-i Üstadın kuva-yı milliye hakkındaki müsbet görüşleri ve desteklerini yeniden yazmaya gerek bile yoktur. <br />
<br />
Ancak 16 Eylül 1919 da İKDAM Gazetesinde yayınlanan bir bildiriden bahsedilmektedir. (28.04.2005 Yeni Mesaj Gazetesi) <br />
<br />
Evvela araştırmalarımız neticesinde yanda ilk sayfasını gördüğünüz Beyazıd Devlet Kütüphanesinden aldığımız  Osmanlıca İkdam Gazetesinin  8116 sayılı, 16 Eylül 1919 (Rumi 1335) tarihli nüshasında incelemelerimiz neticesinde iddia edildiği gibi böyle bir bildirinin yayınlanmadığını gördük.<br />
<br />
Bir gazetede &#8220;Bir başka açıdan Said-i Nursi&#8221; başlıklı yazıyla, menhus, düzmece ve hiçbir ilmi gerçeğe dayanmayan iddialar ve hezeyanlar savrulmuş ve kaynak olarak da 16 Eylül 1919 tarihli İKDAM Gazetesinin adı verilmiştir. Daha sonra 06.05.2005 tarihli aynı gazetedeki yazıda hezeyanlara devam edilerek delil olarak İKDAM gazetesini göstermek yerine bu sefer kaynak olarak aşağıdaki nakilleri yapmıştır.<br />
<br />
&#8220;Yücel Özkaya &#8216;Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler&#8217;, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (318), Fihrist 240.&#8221; <br />
<br />
Milli şeflik devirlerinde ve daha sonraları 1960 ihtilali sonrasında Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkında birçok asılsız iddialar ortaya atılmıştır. Fakat bu müfteriler hep mahcup olmuşlar; Bediüzzaman Hazretlerini sevenler ve takdir edenler yanılmamışlar ve haklı çıkmışlardır. <br />
<br />
Bu mesele ile ilgili olarak daha geniş bir yazı, Köprü Mecmuasının Güz - 2000 sayısında &#8220;İslâm&#8217;ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin&#8217;den Teâli-i İslâm&#8217;a&#8221; isimli çok değerli bir bilgi ve belge yayınlanmıştır. Tarihi seyir içinde 1918 den 1926 ya kadarki cemiyetler ve bildirileri incelenmiştir. <br />
<br />
Bizi ilgilendiren &#8220;Teal-i İslam Cemiyeti&#8221; ise: <br />
<br />
1- 16 Eylül 1919 da 26 Eylül 1919 da da daha kurulmamış ki Kuva-yı Milliye aleyhine bildiri neşretsin. Teali-i İslam Cemiyeti Kasım 1919 da kurulmuştur. <br />
<br />
2- 16 Eylül 1919, 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinin orjinalleri elimizdedir. İftiracıların iddia ettiği beyannameye rastlayamadık. Bu kişiler Atatürkçü Düşünce mensuplarına değil de zahmet edip Beyazıt Devlet Kütüphanesine kadar gidebilseydiler hem 16 Eylül 1919, hem 26 Eylül 1919, hem Said Nursi Hazretlerini üye yaptığı (!) Teali-i İslamın ne zaman kurulduğunu öğrenir ve diğer tarihi vesikalara da rahatlıkla ulaşırdı.<br />
<br />
3- Said Nursi Hazretleri 15 Şubat 1919 da kurulan ve siyasi faaliyet yapmayan Cemiyet-i Müderrisin azasıdır.<br />
<br />
4- Cemiyet-i Müderrisin, 26 Eylül 1919 da Sultan Vahdeddin Hanın İzmir'in işgali münasebetiyle halka yapmış olduğu 20 Eylül 1919 tarihli bir çağrıyı destekler mahiyetinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiri 26 Eylül 1919 tarihli İkdam Gazetesinde yayınlanmıştır. Fakat bilgisiz, tarih cahili yazarların iddia ettiği gibi, bu bildiride Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin imzası yoktur. Ayrıca Bu beyannamede bahsedildiği manada kuva-yı milliye aleyhinde değildir. Zahmet eder okurlar veya Osmanlıca bilene okuturlarsa ne olduğunu öğrenirler. Yok biz okumayız bize servis yapılanları yazarız derse yapılacak birşey yok! O zaman bunları Aziz-i Cebbar olan Allah'a (c.c.) havale ediyoruz. <br />
<br />
Bu yazarların iddia ettiği kuva-yı milliye aleytarı beyanname herhalde başkaları tarafından ve ileriki tarihlerde bazı din adamlarının da içinde bulunduğu kimseler tarafından yayınlanmış olabilir. Fakat Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu kuva-yı milliye aleyhtarı ne bildirilerde ve ne de hareketlerde hiç olmamıştır. Şimdiye kadar hiçbir tarihçi böyle bir olaydan bahsetmemiştir. Hatta 1925'te Şeyh Said olayında Van'dan İstanbul'a getirilmiş tahkikatlar neticesinde ne bu olayda ve ne de geçmiş hareketlerin hiçbirine katılmadığı resmen emniyet raporuyla tescillenmiştir.<br />
<br />
Bu yazarlar oturup önüne servis yapılan belgeler yerine o bahsettiği beyannameyi gerçek tarihiyle bulursa Üstadın ismi olmadığını göreceklerdir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri bilakis o tür fetvalara karşı çıkmış ve üyesi olduğu Dar-ül Himet-i İslamiyeyi menfi fetvalara alet ettirmemiştir.<br />
<br />
5- Bediüzzaman Hazretleri ilmi kuruluş olan Müderrisin Cemiyetin idari kadrosunda yoktur ve sadece üye yapılmıştır. Buna rağmen yukarıda zikredilen bildiriden dolayı cemiyet, siyasete karışıyor düşüncesiyle ayrılmış ve başka istifalar da olunca, Kasım 1919 da genel kurula giden cemiyet, yeniden yapılanarak ismini değiştirmiş ve Teal-i İslam adıyla faaliyetine devam etmiştir. Yani Teali-i İslam Kasım 1919 da kurulmuştur. Ve kurucuları arasında Said Nursi Hazretleri yoktur.<br />
<br />
6- Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte Cemiyet-i Müderrisinin bir çok eski üyeleri yeni kurulan bu cemiyette yer almamışlardır. Hem o zaman hem de ileride yayınlanmış olan öyle bildirilerede Üstadın imzası yoktur.<br />
<br />
İslamın mağlubiyetinden şiddetli ızdırap duyan Bediüzzaman Hazretlerinin aynı tarihlerde kaleme alıp bastırdığ Sünuhat kitabındaki uzun manevi muhaverenin bir kısmın ibret için buraya alıyoruz.<br />
<br />
&#8220;RÜ&#8217;YADA BİR HİTABE<br />
<br />
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.<br />
<br />
335 (1919) senesi Eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye&#8217;s ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü&#8217;ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü&#8217;ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kayde­deceğim. Şöyle ki:<br />
<br />
Bir cum&#8217;a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:<br />
<br />
&#8211;Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.<br />
<br />
Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a&#8217;sarın meb&#8217;uslarından her asrın meb&#8217;usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:<br />
<br />
&#8211;Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re&#8217;yin var, fikrini beyan et!<br />
<br />
Ayakta durup dedim:<br />
<br />
&#8211; Sorun, cevap vereyim.<br />
<br />
Biri dedi:<br />
<br />
&#8211; Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...<br />
<br />
Dedim:<br />
<br />
&#8211; Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle bir saadet-i â&#8217;cile-i muvakkata kaybettik, fakat bir saadet-i acile-i müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır......&#8221; (T:131) <br />
 Bediüzzaman Hazretleri ne düşünüyor. Bu zavallılar ne diyor! <br />
<br />
***<br />
<br />
  Biz burada sözü "Cemiyet-i Müderrisinden Teâli-i İslâm Cemiyetine" İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996'daki ilmi tesbitlere havale ediyoruz... Tıklayın...<br />
http://www.ittihad.com.tr/downloads/ctta.doc<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
kaynak::http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=17&Itemid=30]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=67</link>
			<pubDate>Sat, 29 Aug 2009 23:52:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=67</guid>
			<description><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI:TANRININ ZERRELERİ<br />
<br />
MUKADDİME:<br />
<br />
BU KONU HAKKINDA derinlemesine bir çalışma yapmayı niyet ettim.Bunun nedeni özellikle dinsiz kesimin Befiüzzzmanın İşaretül İcaz ve Lemalar da kullandığı ESİR maddesi lafzının çok tenkide uğraması bilhassa dinsizler tarafından aleyhte imiş gibi gösterilmeye çalışılmasıdır.<br />
<br />
Halbuki olay tam tersidir.Yani esir bahsi ve Bediüzzamanın bu konuda 1916 yıllarında birinci dünya savaşı sırasında kaleme aldığı İşaretül İcaz kitabında geçen esir bugün 8 milyar dolara harcanarak CERN de bulunmaya çalışılıyor<br />
<br />
Bediüzzman Bİr Kez Daha DOğru Söylemiş MAAŞALLAH-BAREKALLAH <br />
<br />
Bu yazı dizisi İnşallah Bu konuda bu güne kadar olan bilgilerin bir derlemesi olacak<br />
<br />
ÖZETLE BU BAŞLIKTA NE BULACAKSINIZ?<br />
1-ESİR NEDİR? ESİR MADDESİ FİKRİ İLK NEZAMAN ORTAYA ATILMIŞ?<br />
<br />
2-BEDİÜZZAMAN ESİR MADDESİ HAKKINDA NE DİYOR. RİSALE-İ NURDA ESİR MADDESİ NASIL TARİF EDİLİYOR VE DEĞERLENDİRİLİYOR?<br />
<br />
3-GÜNÜMÜZDE 2009 YILI İTİBARİYLE ESİR MADDESİ KONUSUNDA SON DURUM NEDİR? MODERN FİZİK VE DENEYLER NE AŞAMADA?<br />
<br />
4-BEDİÜZZMANIN ESİR YORUMUYLA GÜNÜMÜZÜN ESİR BULGULARI PARELELLİK GÖSTERDİ Mİ?<br />
<br />
5-SON SÖZ SONUÇ NEDİR?<br />
<br />
BAŞLIYORUZ >><br />
<br />
(AHMETBAHA 8.2009: ahmetbaha@gmail.com)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bediüzzaman Esir Maddesi:CERN DENEYİ VE HİGS PARÇACIĞI:TANRININ ZERRELERİ<br />
<br />
MUKADDİME:<br />
<br />
BU KONU HAKKINDA derinlemesine bir çalışma yapmayı niyet ettim.Bunun nedeni özellikle dinsiz kesimin Befiüzzzmanın İşaretül İcaz ve Lemalar da kullandığı ESİR maddesi lafzının çok tenkide uğraması bilhassa dinsizler tarafından aleyhte imiş gibi gösterilmeye çalışılmasıdır.<br />
<br />
Halbuki olay tam tersidir.Yani esir bahsi ve Bediüzzamanın bu konuda 1916 yıllarında birinci dünya savaşı sırasında kaleme aldığı İşaretül İcaz kitabında geçen esir bugün 8 milyar dolara harcanarak CERN de bulunmaya çalışılıyor<br />
<br />
Bediüzzman Bİr Kez Daha DOğru Söylemiş MAAŞALLAH-BAREKALLAH <br />
<br />
Bu yazı dizisi İnşallah Bu konuda bu güne kadar olan bilgilerin bir derlemesi olacak<br />
<br />
ÖZETLE BU BAŞLIKTA NE BULACAKSINIZ?<br />
1-ESİR NEDİR? ESİR MADDESİ FİKRİ İLK NEZAMAN ORTAYA ATILMIŞ?<br />
<br />
2-BEDİÜZZAMAN ESİR MADDESİ HAKKINDA NE DİYOR. RİSALE-İ NURDA ESİR MADDESİ NASIL TARİF EDİLİYOR VE DEĞERLENDİRİLİYOR?<br />
<br />
3-GÜNÜMÜZDE 2009 YILI İTİBARİYLE ESİR MADDESİ KONUSUNDA SON DURUM NEDİR? MODERN FİZİK VE DENEYLER NE AŞAMADA?<br />
<br />
4-BEDİÜZZMANIN ESİR YORUMUYLA GÜNÜMÜZÜN ESİR BULGULARI PARELELLİK GÖSTERDİ Mİ?<br />
<br />
5-SON SÖZ SONUÇ NEDİR?<br />
<br />
BAŞLIYORUZ >><br />
<br />
(AHMETBAHA 8.2009: ahmetbaha@gmail.com)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ateizmin içyüzü nedir?]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=66</link>
			<pubDate>Thu, 27 Aug 2009 01:15:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=66</guid>
			<description><![CDATA[Bir çok ateist ateistliğinin ne olduğunu farkında bile değildir işte ateistliğinizin içyüzü budur:<br />
Küfür ve dalâlet 2 kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, iman hükümlerini  inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. <br />
Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir(yokluktur), bir adem-i kabuldür (KABULUN YOKLUĞU). <br />
<br />
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. <br />
Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.<br />
Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. <br />
Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. <br />
Belki  kabul-ü ademdir (YOKLUĞU KABUL EDİP ONA İMAN ETMEK).<br />
Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.<br />
<br />
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, <br />
zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î ispat edildiği gibi, <br />
o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.<br />
<br />
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?<br />
<br />
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, <br />
düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, <br />
çıkmak istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.<br />
<br />
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. <br />
Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, <br />
mevtini bir iEBEDİ YOKLOUŞ ve bir firâk-ı lâyezâlî (sonsuz ayrılık) ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, <br />
gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?<br />
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye (şeytani aldatmaca) ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder.<br />
vesselam<br />
On Üçüncü Lem'a - s.623]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir çok ateist ateistliğinin ne olduğunu farkında bile değildir işte ateistliğinizin içyüzü budur:<br />
Küfür ve dalâlet 2 kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, iman hükümlerini  inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. <br />
Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir(yokluktur), bir adem-i kabuldür (KABULUN YOKLUĞU). <br />
<br />
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. <br />
Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.<br />
Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. <br />
Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. <br />
Belki  kabul-ü ademdir (YOKLUĞU KABUL EDİP ONA İMAN ETMEK).<br />
Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.<br />
<br />
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, <br />
zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î ispat edildiği gibi, <br />
o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.<br />
<br />
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?<br />
<br />
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, <br />
düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, <br />
çıkmak istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.<br />
<br />
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. <br />
Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, <br />
mevtini bir iEBEDİ YOKLOUŞ ve bir firâk-ı lâyezâlî (sonsuz ayrılık) ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, <br />
gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?<br />
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye (şeytani aldatmaca) ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder.<br />
vesselam<br />
On Üçüncü Lem'a - s.623]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GELECEĞE DAİR HABERLER :6.İŞARET:]]></title>
			<link>http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=65</link>
			<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 13:14:01 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.bizimwebsite.com/forum/showthread.php?tid=65</guid>
			<description><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GAYBİ-GELECEĞE DAİR HABERLER :ALTINCI NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Nakl-i sahih-i kat'î ile, Hazret-i Fatıma'ya (r.a.) ferman etmiş ki: <br />
 "Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.)<br />
<br />
Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:<br />
"Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Â'liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.<br />
deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:<br />
"Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı." Buharî, Ta'bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti'zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta', Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 ...; el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.<br />
<br />
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
Yani, "Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş.<br />
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 229, Tirmizî, Fiten: 44, Menâkıb: 73; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 4:254.)<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, <br />
"İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur." el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü's-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:218.<br />
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
 "Eğer din, Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars'tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi." Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: <br />
deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kureyş'in âlimi yeryüzünün tabakalarını ilimle dolduracaktır." el-Aclûnî, 2:53, 54.Keşfü'l-Hafâ,<br />
deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden birisi fırka-i nâciyedir. 'Onlar kimdir?' dediler. Buyurdu ki: Bana ve Ashabıma tâbi olanlardır." Ebû Dâvud, Sünnet: 1; İbni Mâce, Fiten: 17; Tirmizî, Îmân: 18; Müsned, 2:232, 3:120, 148; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1: 679. <br />
deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecûsîleridir." 4:150; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:85; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Süyûti, el-Fethu'l-Kebîr, 3:23; Müsned, 2:86, 125, 5:406.<br />
deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, İmam-ı Ali'ye (r.a.) demiş: "Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle-hâşâ'ibnullah' dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." <br />
"Onların bir lâkabı vardır ki, onlara Rafizî denir." Müsned, 1:103.<br />
demiş. "Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara 'Nâsibe' denilir."<br />
<br />
Eğer denilse: "Âl-i Beyte muhabbeti Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"<br />
<br />
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.<br />
<br />
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.<br />
<br />
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.<br />
<br />
İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş<br />
Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 10:232, 237.<br />
Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış.<br />
Buharî, Cihad: 102,143, el-Mağâzî: 38; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 34, 35; Müsned, 2:484, 5:333; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 4:205<br />
Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesira, 118; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:189-190; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:365.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Müslümanlardan aynı dâvâya sahip iki büyük topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." Müslim, Fiten: 4; İbni Hibban, Sahih, 8:259; Ali el-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Elbânî, Sahihü'l-Câmî, 6:174, no. 7294.<br />
diye, Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek." Sonra, Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü'l-Âs dedi ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz."<br />
(Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü'l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 23:142.)<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez." Haber vermiş; öyle de olmuş.<br />
(Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.)<br />
<br />
Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki:<br />
"İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:<br />
"Yâ Ömer! Gün gelir, bu adam seni sevindirecek bir duruma gelir." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; el-Askalânî, el-İsâbe, 2:93-94; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:282.<br />
diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.<br />
<br />
Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:<br />
"Kisrânın iki bileziğini giyeceksin." Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya giydirdiAli el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115. Dedi:<br />
"Bu iki bileziği Kisrâ'dan alıp Sürâka'ya giydiren Allah'a hamd olsun." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344.<br />
ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak." Haber vermiş; hem öyle olmuş.<br />
Buharî, İmân: 31; Müslim, Fiten: 76; Tirmizî, Fiten: 41; Müsned, 2:233, 240, 5:92, 99; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1: 337; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 6:462, 663.<br />
<br />
Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü." O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz'dur.<br />
Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 211; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 1427.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz." Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celb etti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.<br />
Buharî, Cihad: 141, Tefsir: 60:1, Meğâzî: 46; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 161; Ebû Dâvud, Cihad: 98; Tirmizî, 60:1; Müsned, 1:79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:301; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Allah'ın bir iti onu yiyecek." el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:139; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:664 <br />
diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular. Attab dedi: <br />
"Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi." Hâris dedi ki:<br />
"Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti. <br />
Ebu Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek.<br />
"Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular.<br />
el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:219, 220; el-Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4366; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 3:409-410; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 2:413.<br />
<br />
<br />
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mucizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor. Her ne ise, sadede dönüyoruz.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş:<br />
"Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın."<br />
Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343, Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:206, 207; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:85.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş:<br />
"Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz." Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.<br />
Buharî, Tıb: 47, 49, 50; Edeb: 56; Daavât: 57; Bedü'l-Halk: 11; Müslim, Selâm: 43; İbni Mâce, Tıb: 45; Müsned, 6:57, 63, 96; Ali el-Kari, Şerü'ş-Şifâ, 1:706; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, (tahkik: el-Elbânî), 3:174, no. 5893.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: <br />
"Birinizin dişi, Cehennemde Uhud Dağından daha büyük olacaktır." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 4:342, el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:203; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:289-290, 8:290; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:103.<br />
diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi:<br />
"O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi."<br />
İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:298.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. dedi:<br />
"Safvan ile maceranız budur." elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342, 343; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:286-287, 8:284-286; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:313<br />
<br />
<br />
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde kat'îdir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim-ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyan edilmiştir.<br />
<br />
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir adamdı" deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mucize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:<br />
bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.<br />
"Onu yabânî öküz avlarken bulacaksın." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 5:538-539; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:30.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler." Haber vermiş. Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:345; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 720; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:706; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:96-97; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:371.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile,<br />
"Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak" ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.<br />
Buharî, Tıb: 30, Hıyel: 13; Müslim, Selâm: 98, 100; Muvatta', Medine: 22, 24; Müsned, 4:195-196; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:383; Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:477-478.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra (el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:268, no. 7736; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433)  ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 10:102; Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433) ve Türkler (Buharî, Cihad:95 Müslim, Fiten: 64-66, Tirmizî Fiten:37 ve İbni Mâce Fiten: 36.) ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara, Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:<br />
"İçinizde Arap olmayan milletlerin çoğalacağı günler yakındır. Onlar sizin malınızı ve herşeyinizi gözünüz önünde yiyecekler ve ensenize tokat indirecekler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:341; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:194; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:692; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 7:310; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; Müsned, 2:288, 296, 304, 324, 377, 520, 4:66, 5:38.<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetimin helâki, Kureyş'in sefihlerinin elleriyle olacak." Buharî, Menâkıb: 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:479, 527, 572; Müsned, 2:288, 296, 301, 304, 324, 377, 520, 536, 4:66, 5:38; İbni Hibban, Sahih, 8:215, 252.<br />
diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.<br />
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş.<br />
Buharî, Menâkıb: 25, Meğâzi: 70, Ta'bîr: 40; Müslim, Rüyâ: 21, 22; Tirmizî, Rüyâ: 10; Müsned, 2:319; Beyhâkî, Delâliü'n-Nübüvve: 5:334-3366:358, 360, 524.<br />
<br />
<br />
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki:<br />
"Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim." Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
Buharî, Meğâzî: 29; Müsned, 4:262, 6:394; İbni Hibban, Sahih, 6:272.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki: <br />
"Allah bir kulunu serbest bıraktı. O da, Allah katındakini seçti." Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr: 45; Salât: 80, Fedâilü's-Sahâbe: 3; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 2; Tirmizî, Menâkıb: 15; Ebû Dâvud, Mukaddime: 14; Müsned, 3:18, 478, 4:211, 5:139; İbni Hibban, Sahih, 8:200, 9:58<br />
diye vefatını haber vermiş.<br />
<br />
Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmiş ki: <br />
"Onun bir uzvu kendisinden önce Cennete gider." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:91, no. 4047.<br />
Zeyd'den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.<br />
<br />
İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mucizâtından birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ân'ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki, ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir burhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.<br />
<br />
YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Mucizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir.>>>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[19.MEKTUP: MUCİZATI AHMEDİYE: PEYGAMBER (SAV) DAN GAYBİ-GELECEĞE DAİR HABERLER :ALTINCI NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Nakl-i sahih-i kat'î ile, Hazret-i Fatıma'ya (r.a.) ferman etmiş ki: <br />
 "Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.(Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.)<br />
<br />
Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:<br />
"Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin." el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü'l-Â'liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.<br />
deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:<br />
"Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı." Buharî, Ta'bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti'zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta', Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 ...; el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.<br />
<br />
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
Yani, "Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş.<br />
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 229, Tirmizî, Fiten: 44, Menâkıb: 73; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:450, 4:254.)<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, <br />
"İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur." el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü's-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:218.<br />
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
 "Eğer din, Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars'tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi." Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: <br />
deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kureyş'in âlimi yeryüzünün tabakalarını ilimle dolduracaktır." el-Aclûnî, 2:53, 54.Keşfü'l-Hafâ,<br />
deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden birisi fırka-i nâciyedir. 'Onlar kimdir?' dediler. Buyurdu ki: Bana ve Ashabıma tâbi olanlardır." Ebû Dâvud, Sünnet: 1; İbni Mâce, Fiten: 17; Tirmizî, Îmân: 18; Müsned, 2:232, 3:120, 148; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1: 679. <br />
deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecûsîleridir." 4:150; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:85; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Süyûti, el-Fethu'l-Kebîr, 3:23; Müsned, 2:86, 125, 5:406.<br />
deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, İmam-ı Ali'ye (r.a.) demiş: "Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle-hâşâ'ibnullah' dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." <br />
"Onların bir lâkabı vardır ki, onlara Rafizî denir." Müsned, 1:103.<br />
demiş. "Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara 'Nâsibe' denilir."<br />
<br />
Eğer denilse: "Âl-i Beyte muhabbeti Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"<br />
<br />
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.<br />
<br />
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.<br />
<br />
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.<br />
<br />
İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş<br />
Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 10:232, 237.<br />
Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, ferman etmiş ki:<br />
"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış.<br />
Buharî, Cihad: 102,143, el-Mağâzî: 38; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 34, 35; Müsned, 2:484, 5:333; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 4:205<br />
Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesira, 118; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:189-190; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:365.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Müslümanlardan aynı dâvâya sahip iki büyük topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." Müslim, Fiten: 4; İbni Hibban, Sahih, 8:259; Ali el-Karî, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Elbânî, Sahihü'l-Câmî, 6:174, no. 7294.<br />
diye, Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek." Sonra, Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü'l-Âs dedi ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz."<br />
(Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü'l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ'âtî, el-Fethü'r-Rabbânî, 23:142.)<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez." Haber vermiş; öyle de olmuş.<br />
(Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.)<br />
<br />
Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki:<br />
"İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:<br />
"Yâ Ömer! Gün gelir, bu adam seni sevindirecek bir duruma gelir." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; el-Askalânî, el-İsâbe, 2:93-94; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:282.<br />
diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.<br />
<br />
Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:<br />
"Kisrânın iki bileziğini giyeceksin." Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya giydirdiAli el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115. Dedi:<br />
"Bu iki bileziği Kisrâ'dan alıp Sürâka'ya giydiren Allah'a hamd olsun." Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703, el-Askalânî, el-İsâbe, no. 3115; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344.<br />
ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki: <br />
"Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak." Haber vermiş; hem öyle olmuş.<br />
Buharî, İmân: 31; Müslim, Fiten: 76; Tirmizî, Fiten: 41; Müsned, 2:233, 240, 5:92, 99; Kâd-ı Iyâz, eş-Şifâ, 1: 337; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 6:462, 663.<br />
<br />
Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü." O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz'dur.<br />
Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 211; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:700; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, 1427.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz." Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celb etti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.<br />
Buharî, Cihad: 141, Tefsir: 60:1, Meğâzî: 46; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 161; Ebû Dâvud, Cihad: 98; Tirmizî, 60:1; Müsned, 1:79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:301; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Allah'ın bir iti onu yiyecek." el-Hafâcî, Şerhu'ş-Şifâ, 3:139; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:664 <br />
diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular. Attab dedi: <br />
"Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi." Hâris dedi ki:<br />
"Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti. <br />
Ebu Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek.<br />
"Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular.<br />
el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:219, 220; el-Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, no. 4366; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 3:409-410; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 2:413.<br />
<br />
<br />
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mucizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor. Her ne ise, sadede dönüyoruz.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş:<br />
"Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın."<br />
Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343, Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:699; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:206, 207; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:85.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş:<br />
"Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz." Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.<br />
Buharî, Tıb: 47, 49, 50; Edeb: 56; Daavât: 57; Bedü'l-Halk: 11; Müslim, Selâm: 43; İbni Mâce, Tıb: 45; Müsned, 6:57, 63, 96; Ali el-Kari, Şerü'ş-Şifâ, 1:706; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, (tahkik: el-Elbânî), 3:174, no. 5893.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: <br />
"Birinizin dişi, Cehennemde Uhud Dağından daha büyük olacaktır." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 4:342, el-Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:203; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:289-290, 8:290; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3:103.<br />
diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi:<br />
"O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi."<br />
İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:298.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. dedi:<br />
"Safvan ile maceranız budur." elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:342, 343; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:286-287, 8:284-286; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:313<br />
<br />
<br />
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde kat'îdir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim-ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyan edilmiştir.<br />
<br />
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir adamdı" deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mucize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:<br />
bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.<br />
"Onu yabânî öküz avlarken bulacaksın." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:218; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:704; İbnü'l-Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 5:538-539; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4:30.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki:<br />
"Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler." Haber vermiş. Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş.<br />
Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:345; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3: 720; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:706; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3:96-97; İbni Hişâm, Sîretü'n-Nebî, 1:371.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile,<br />
"Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak" ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.<br />
Buharî, Tıb: 30, Hıyel: 13; Müslim, Selâm: 98, 100; Muvatta', Medine: 22, 24; Müsned, 4:195-196; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:383; Süyûtî, el-Hasâisü'l-Kübrâ, 2:477-478.<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra (el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:268, no. 7736; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433)  ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:344; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:703; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 10:102; Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, no. 5433) ve Türkler (Buharî, Cihad:95 Müslim, Fiten: 64-66, Tirmizî Fiten:37 ve İbni Mâce Fiten: 36.) ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara, Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:<br />
"İçinizde Arap olmayan milletlerin çoğalacağı günler yakındır. Onlar sizin malınızı ve herşeyinizi gözünüz önünde yiyecekler ve ensenize tokat indirecekler." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:341; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:194; Aliyyü'l-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:692; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 7:310; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:519; Müsned, 2:288, 296, 304, 324, 377, 520, 4:66, 5:38.<br />
<br />
<br />
Hem ferman etmiş ki:<br />
"Ümmetimin helâki, Kureyş'in sefihlerinin elleriyle olacak." Buharî, Menâkıb: 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:479, 527, 572; Müsned, 2:288, 296, 301, 304, 324, 377, 520, 536, 4:66, 5:38; İbni Hibban, Sahih, 8:215, 252.<br />
diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.<br />
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş.<br />
Buharî, Menâkıb: 25, Meğâzi: 70, Ta'bîr: 40; Müslim, Rüyâ: 21, 22; Tirmizî, Rüyâ: 10; Müsned, 2:319; Beyhâkî, Delâliü'n-Nübüvve: 5:334-3366:358, 360, 524.<br />
<br />
<br />
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki:<br />
"Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim." Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.<br />
Buharî, Meğâzî: 29; Müsned, 4:262, 6:394; İbni Hibban, Sahih, 6:272.<br />
<br />
<br />
Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki: <br />
"Allah bir kulunu serbest bıraktı. O da, Allah katındakini seçti." Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr: 45; Salât: 80, Fedâilü's-Sahâbe: 3; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe: 2; Tirmizî, Menâkıb: 15; Ebû Dâvud, Mukaddime: 14; Müsned, 3:18, 478, 4:211, 5:139; İbni Hibban, Sahih, 8:200, 9:58<br />
diye vefatını haber vermiş.<br />
<br />
Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmiş ki: <br />
"Onun bir uzvu kendisinden önce Cennete gider." Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu'ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu'ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme'u'z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü'l-Âliye, 4:91, no. 4047.<br />
Zeyd'den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.<br />
<br />
İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mucizâtından birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ân'ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki, ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir burhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.<br />
<br />
YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET<br />
<br />
Mucizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir.>>>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>
